9 Ocak 2017 Pazartesi

Dönüşümün Yumruğu

Başkanlık Sistemi Erdoğan'ın 2009-2010 yıllarında ifade etmeye başladığı bir öneridir. Henüz Erdoğan ve AKP hegemonyasının tam oturmadığı bir dönemde bu konu gündemde güçlü bir konum elde edememiştir. Hatta konuya milat olarak 23 Nisan 2010 günü başbakanlık koltuğunu bir günlüğüne devralan kız kardeşimizin çıkışını da alabiliriz.[1]

2013 yılında çözüm süreci başladığında iktidar eyalet düzeniyle birlikte başkanlık sistemini iyiden iyiye dillendirmeye başlamıştı. 2015'te çözüm süreci Dolmabahçe Görüşmesi'nin AKP'ye oy kaybettirmesinin ve 7 Haziran seçim sonuçlarının ardından iktidar tarafından rafa kaldırıldı. Başkanlığa giden yol geçici olarak kapanmış gibi gözükse de Erdoğan siyasi dehasıyla bu sefer milliyetçi oylara talip oldu. Çözüm sürecinin ihanet olduğunu düşünen ve bundan geri adım atılmasının doğru olduğuna inanan çeşitli ülkücü çevreler, Bahçeli'nin de güçsüz siyasi duruşuyla 1 Kasım'da AKP'ye kaydı.

1 Kasım 2015 seçimleri sonrası MHP içinde ciddi muhalif sesler yükseliyordu. Meral Akşener, Sinan Oğan, Ümit Özdağ gibi ülkücü cenahın ağır topları kongre çağrısı yapıyordu. Tam da bu noktada Bahçeli-Erdoğan hattında hala detaylarını bilemediğimiz bir hikaye başladı. Yargı yoluyla kongre iptal edildi ve Meral Akşener partiden ihraç edildi. Bahçeli'nin MHP'nin başında kalması bu şekilde sağlandı. Ardından da darbe girişimi sonrası dönemde 2015 yılında rafa kalkan "Başkanlık" tartışması Bahçeli tarafından tekrar gündeme sürüldü.[2]

3 aydır yoğun şekilde gündemin ana konusu 'Başkanlık'. Bu isim halkta negatif bir algı yarattığından olsa gerek daha sonra 'Partili Cumhurbaşkanlığı'na' dönüldü. Konu gündeme geldiğinden itibaren son 3 ayda Türk Lirası Dolar karşısında %21 değer kaybetti. Evet, 3 ayda. Peki piyasaları, biz muhalifleri ve hatta bir kısım AKP'liyi de bu denli rahatsız eden anayasa değişikliği paketi neler içeriyor?

Öncelikle şunu söylemek gerekir ki bu yazının yazıldığı 9 Ocak 2017 itibariyle meclis paketi görüşüyor ve 15 gün içinde oylayacak. En az 330 evet çıktığı takdirde referandum olacak.

Değişiklik paketi neler getirecek, kendimce en önemli maddeleri kısaca özetleyeceğim. Şayet isteyen tamamını açıp okuyabilir.

Yasama, yürütme ve yargı organlarının bağımsız olması, yani kuvvetler ayrılığı, demokratik bir hukuk devletinin olmazsa olmazıdır. Mevcut sistemimizde de yasama, yürütmenin ciddi gölgesinde olmasına rağmen önerilen sistem bunu çok daha kötü bir boyuta taşıyor. Öncelikle yargı tamamen partili cumhurbaşkanına bağlanıyor. 15 üyeli Anayasa Mahkemesi'nin 12 üyesi direkt cumhurbaşkanı tarafından latanacak. 13 üyeli Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun 6'sı(Adalet Bakanı ve müsteşar dahil) direkt cumhurbaşkanı tarafından atanırken, geri kalan 7 üye ise mecliste salt çoğunluğu sağlayan (cumhurbaşkanının partisi) vekiller tarafından, yani cumhurbaşkanı tarafından, seçilecek. Yargı bağımsızlığı çöpe giderken, bu da hukuk devletinin resmen sonunu getiriyor.

Partili cumhurbaşkanı olması kendi partisinin vekil listesini yazmasını sağlıyor ve böylece yasamayı direkt tek kişiye bağlıyor. Bunun yanında tüm bakanlar cumhurbaşkanı tarafından atanırken, cumhurbaşkanına istediği bakanlığı kapatma yetkisi veriliyor. Yargı ve yasamadan sonra yürütme de tek elde toplanıyor. Bunun adı sözlük anlamıyla diktatörlük. Kuvvetler birliği.

Cumhurbaşkanı seçimleri ile meclis seçimleri aynı gün yapılıyor. Böylece meclisteki birinci parti ile cumhurbaşkanının partisinin farklı olması imkansız hale geliyor. Cumhurbaşkanı hakkında soruşturma önergesi verilmesi için meclisin 5'te 3'ünün toplanması, soruşturmanın açılması için ise meclisin 2/3'ünün bunu onaylaması gerekiyor. Fiili durumda hem cumhurbaşkanı hem de bakanlar TBMM tarafından denetlenemez hale geliyor. Gensoru hakkı da ortada kaldırılıyor.

Öneriye göre cumhurbaşkanı kararnameler yayınlayarak yasa çıkarabiliyor. OHAL ilan etme yetkisi cumhurbaşkanına veriliyor. TSK cumhurbaşkanın kullanımına veriliyor. (Paketteki ifade bu şekilde)

Bu kadar yetkiye bir kişinin sahip olduğu hiçbir ülkede refah, huzur ve barış yok.

Mecliste gizli oylama yapılırsa teklifin geçmeme ihtimali hiç az değil.

Eğer geçer de referanduma kalınırsa Türkiye 'dönüşümün' kalıcı yumruğuyla karşı karşıya kalacak.



[1] - https://www.youtube.com/watch?v=UiHB3zJlRzk

[2] - http://www.yenicaggazetesi.com.tr/bahceliden-baskanlik-sistemine-tam-destek-147946h.htm

25 Aralık 2016 Pazar

Dönüşümün Sembolizmi

AKP daha önceki yazılarımda da belirttiğim ve herkesin üstünde mutabık olabileceği şekilde 2002-2007 arasında reformist ve demokrat çizgi üzerindeydi.[1] Aslında bunun tercihen değil, zorunluluktan olduğu şimdi açıkça görülüyor. Bu konuda o dönemler bolca dalga geçilen "laikçi teyzelerin" de hakkı son yıllarda fazlasıyla teslim edildi. Sonuçta "laikçi teyzeler" diye tabir edilen kesim, kabaca Atatürkçüler ve sekülerler, o dönem yaşanan pozitif gelişmelere rağmen Erdoğan'ın 14 Temmuz 1996'da Milliyet gazetesindeki söyleşisinde kullandığı "Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz." cümlesini unutmamışlardı belki de.

Türkolog ve tarihçi Erik Jan Zürcher "Modern Türkiye'nin Tarihi" adlı kitabında Türkiye Cumhuriyeti'ni 3 parçaya ayırmıştır. 1923'te kurulan 1.cumhuriyet, 1960 darbesinin sonrası 2.cumhuriyet ve 1980 darbesi sonrası 3.cumhuriyet. Kitap 90'lı yıllarda değil de 2016'da yazılsaydı 2011 sonrasını 4.cumhuriyet olarak nitelerdi diye düşünüyorum. 2000lerde asker-sivil dengesi riskli çizgisinden uzaklaşmamıştı. Zaten Erdoğan ve AKP'nin de muhalefete ve kendinden farklı tüm yaşam tarzlarının alanını daraltmaya başladığı yıl 2011 diyebiliriz. Özetle 2002-2007 arası ana aktör oluş ve kendini merkeze koyma, 2007-2011 arası cemaatin etkisiyle mevcut askeri vesayetin yıkılması, 2011 sonrası da Erdoğan ve AKP hegemonyası dönemi. 

Aslında AKP geçtiğimiz 3 yılın, günümüzün ve önümüzdeki yılların da bence 'manifestosu' sayılabilecek bir açıklamayı 2013 yılının Nisan ayında dönemin AKP İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu aracılığıyla yapmıştı[2]:

"10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde bizimle paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. Onlar da şu ya da bu şekilde her ne kadar bizi hazmedemeseler de; diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak gelecek inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak."

Bu açıklamadan sonra Gezi olayları başta olmak üzere muhalif tüm kesimlere karşı alan daraltma politikası gün geçtikçe ivmelendi. AKP ve Erdoğan için demokrasi tramvayından inme zamanı yaklaşmaktaydı.

Yürütülen tüm fiili politikaların yanında yapılan çeşitli açıklamalar ve projelerle de yeni dönemin hazırlığı iyi bir sembolizmle yapıldı. Sembollere verilen öneme göz attığımızda ekonomiden dine, mimariden sosyal yaşama, hatta siyasal rejime kadar atıflar açıkça kendini belli ediyor. Örneğin ihtiyaca bakılmadan yapımına başlanan ve "İstanbul'un her yerinden gözükmesi" planlanan Çamlıca Cami. Yüz milyon liranın üstünde maliyeti olan bu cami tamamen Erdoğan döneminin İstanbul'a imzasının atılması için yapıldı. Tüm çevresel tehdidine ve fizibilitesine bakılmaksızın yapılan Yavuz Sultan Selim Köprüsü de yine dönemin "geçmiş hükumetlerin altında kalmama" kompleksi ve "imza" arzusundan ortaya çıkan bir proje. Maalesef bunların maliyeti de müteahhitlere verilen hazine garantilerinden dolayı halkın sırtına yükleniyor. Geçmeden verdiğimiz köprü ücretlerini Ulaştırma Bakanı da kabul etmişti geçtiğimiz günlerde.[3] Çankaya Köşkü'nün cumhurbaşkanlığı konutu olmaktan çıkarılıp Atatürk Orman Çiftliği içinde inşa edilen Cumhurbaşkanlığı Sarayının(Ak Saray) merkez haline getirilmesi, yeni kurulacak medeniyetin merkezini temsil ediyordu.

Mali reformlardan uzaklaşırken güvenli limanı hatırlatan çıpa şeklindeki lira sembolü de Yeni Türkiye'nin kendini tanıtım aşamalarıydı. İMKB'nin BIST olması temeli olmayan değişimlerden bir diğer örnek. Henüz taslak çalışmaları yapılan Çanakkale Köprüsü ve Kanal İstanbul için de diğerlerine benzer sembolik hareketlerin devamı diyebiliriz.

Sadece sembolizmin üstüne düşmedi tabi ki iktidar. Eğitim formatındaki değişiklikler, iktidarın yargı üstündeki baskısı, yasal dönüşümler.. 2010 referandumundan itibaren hızlanan kanun değişiklikleri hakkında Boğaziçi'nden bir tarih hocamız Tanzimat Dönemi ve cumhuriyetin ilk yıllarındaki yoğunlukta bir değişim olduğunu söylemişti. Bu değişim hızla da devam etmekte.

Bu fiili dönüşüm artık en kritik viraja geliyor: Başkanlık referandumu.

Referandumu sonraki yazıda özetleyeceğim.

[1] - Sosifi - 80 Darbesi Sonrası Türkiye'de Solun Hacmi ve Limitleri
http://sosifi.blogspot.com.tr/2015/04/80-darbesi-sonras-turkiyede-solun-hacmi.html

[2] - http://t24.com.tr/haber/babuscu-onumuzdeki-10-yil-liberaller-gibi-eski-paydaslarimizin-kabullenecegi-gibi-olmayacak,226892

[3] - http://www.cumhuriyet.com.tr/video/video/566618/Bakan_Ahmet_Arslan_dan_Osmangazi_Koprusu_itirafi__Gecen_de_gecmeyen_de_odeyecek.html


27 Temmuz 2016 Çarşamba

Cumhuriyetin En Karanlık Gecesi

Bu konuyla ilgili yazılan, yazılacak çok şey var. Tarihe değişik, unutulmaz, trajik ve kanlı bir sayfa eklendi. Bu yazıyı daha çok tarihe not bırakmak ve neler yaşandığını genel hatlarıyla toplayıp aktarmak amacıyla yazıyorum.

15 Temmuz cumhuriyet tarihimizin en tuhaf gecelerinden biriydi. 28 Şubat'ı saymazsak 1980 darbesinden tam 36 yıl sonra, 2016'da, ilk kez darbe girişimi yaşandı. 12 Eylül'den veya 27 Mayıs'tan farkıysa bu darbenin başarıya ulaşamaması oldu. Köprülerin kapanmasının internete yayılması ve sokaklarda tankların görülmeye başlaması ilk başta kafalarda bir çok ihtimal belirmesine sebep oldu. Darbe şüphesi hemen yayıldı ama siyasi sohbetlerde bu ihtimalin Türkiye için çoktan kalktığı yıllardır konuşuluyordu. Başbakanın NTV'ye bağlanıp ordudaki "bir grubun" kalkışma yaptığını açıklamasıyla 15 Temmuz gecesinin zaman tüneli doğrusal yoluna girdi. Bunu cumhurbaşkanının CNN Türk'e bağlanıp halkı meydanlara çağırması ve TRT'de ordunun yönetime "tümüyle" el koyduğunu belirten bildirinin okunması takip etti. Bu sırada selalar yükseliyor, insanların bir kısmı marketlerde kuyruk oluşturuyor, başka bir kısmı da darbeye karşı durmak için sokaklara çıkıyordu. Bildiri okunduktan yaklaşık 2 saat sonra Süleyman Soylu ve halk TRT'yi deyim yerindeyse geri aldı ve bildiri okutulan spikerle tehlikenin geçtiği söylendi. Bu andan sonra muhalif kesimde tüm bu olanların Erdoğan'ın bir senaryosu olduğu ve bunları başkanlık için son bir mağduriyet yaratmayı amaçladığı düşünülmeye başlandı. Fakat gece ilerledikçe sosyal medyada köprüden, sokaklardan paylaşılan fotoğraf ve videolar durumun tiyatro olmadığını açıkça ortaya koydu. Çünkü işlenilen suçlar öyle boyuta ulaştı ki, bu kadar subayın bir siyasinin senaryosu uğruna bu derecede hayatını karartması düşünülemez. Kimse bunları yapmaya ikna edilemez. Tanklar halkın üzerine sürüp insanları paramparça ediyor, helikopterden yol boyunca kaçan insanlara ateş açılıyor, köprüde yine halk hedef alınıyordu. Ve bunları takip ederken canlı yayında meclisimizin bombalandığına tanık olduk. Bu alçakça saldırılar özellikle darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlanacağı belli olmaya başladıkça arttı. Belli ki darbeciler artık bir intihar saldırısı moduna geçmişti. Sosyal medyada Fetullahçı bazı tanınmış kişilerin bazılarının olaydan birkaç gün önce, bazılarının daha da önce darbeyi ve bu zamanları ima ederek attığı twitler paylaşıldı. Emniyette cemaate karşı yapılan operasyonlardan aranan bazı kişiler tanklardan çıkınca durum daha da berraklaştı. Ordu içindeki Fetullahçılar darbeye kalkışmıştı. Darbeye kalkışmalarının sebebini kendilerine yapılacak bir hukuki operasyonun haberini almış olmaları olduğunu düşündüm ki çok geçmeden Ahmet Şık da kendisine gelen istihbarata göre kendilerine o sabah 04:00 da operasyon yapılacağını paylaştı.

ABD Dışişleri Bakanı Kerry bildiri okunduğu saatlerde yaptığı açıklamada Türkiye'de barışın tesis edilmesini dilediklerini söyledi. Sabah darbenin başarısızlığa uğradığı kesinleştikten sonra yapılan açıklamada ise seçilmiş hükumetin yanında olduklarını beyan etti. Bir Amerikan düşünce kuruluşu darbe gecesi Erdoğan'ın Dalaman'dan İstanbul'a uçtuğu saatlerde sürekli uçağın konumunu Twitter'da paylaştı. Bunlar darbeyi açık şekilde Amerika'nın da desteklediği fikrine beni ikna etmeye yetti. Zaten Fetullahçıların Amerika ayağını düşününce bu şaşırtıcı değil. Ayrıca iki haftadır da Amerikan basınında ağırlıklı olarak "Erdoğan'ın tiyatrosu" teması bolca işlendi. 

Beni en çok şaşırtan TSK'daki toplam 358 generalden 123'ünün darbe girişiminde bulunması oldu. Fetullahçıların son yıllarda orduda yoğun şekilde kadrolaştığını gerek harp okullarını terk eden arkadaşlarımdan gerekse medyadan biliyordum. Ama üst kademelerde bu kadar çoğaldıklarını görmek çok şaşırtıcı oldu. Tutuklanan generallerin bir kısmı örgütle bağlarını itiraf da ettiler. İfadelere göre 1986 yılından beri askeri lise sınav sorularının Fetullahçılar tarafından kendi öğrencilerine veriliyormuş. Bazı emekli ordu mensuplarına göre şu an ordu içindeki Fetullahçı oranı en az yüzde elli. Bu da ikinci veya üçüncü halkaların bulunabileceği anlamına geliyor. Kendini bilmez halde verdikleri zararları görünce ne kadar tehlikeli bir durumun içinde olduğumuzu anlayabiliriz. Ergenekon, Balyoz ve Casusluk davalarının Fetullahçı bir organizasyon olduğu zaten açıktı. Haksızca, sahte delillerle, berbat muamelelerle ailelerinden koparılan ve hayatlarından yıllar çalınan komutanların bir kısmı şu an görevlerine geri döndürülüyor. Bu işin sevinilmesi gereken boyutu. 

Bu girişimin genel hatları ve konuya dair yorumlarım bunlar. Olay sonrası iç politikadaki dinamiklere ve beklentilere ayrıca sivil dengelere de birkaç gün içinde yazacağım yazıda değineceğim. 

O gece silahsız şekilde tankların tüfeklerin karşısına geçip hayatını kaybeden tüm vatandaşlara Allah rahmet eylesin.










19 Ocak 2016 Salı

Kısa bir anneanne öyküsü

Sevgili anneannemle geçen yıl bir röportaj yapmıştım. Ancak yazıya dökebildim. Kendisi 1930 Bulgaristan doğumlu. Savaş yıllarını orada yaşayıp 1950 senesinde Türkiye'ye dönmüşler. Bin bir hikaye içinde aklında kalanları çok güzel şekilde anlattı bana. Ayşe Arman'ın koltuğunda gözüm olmadığı için yazıyı soru-cevap şeklinde değil anneannemin anlattığı gibi aktarıyorum. Aradaki soruların cevapları zaten bu kısa yazının içinde var. Cümleler tarafımdan anlamları kaybettirilmeden hafifçe düzeltildi. İşte o kısa hikaye:

“Evvela Alman geldi 44 senesinde, herhalde ortaokula yeni başlamıştım. Türkiye onlara yol vermemiş, Bulgaristan geçiş vermiş. Rusya’ya harbe gittiler ama olmadı, yenik düştüler. Tekrar döndüler bizim oraya. Buradaki faşistler ile komünistler de birbirine girdi. Komünistler dağa çıktı. Almanlar ailelere baskı yapıp örneğin ‘senin kızın dağa çıktı’ diyerek insanları evlerinden çıkarıp evleri yaktılar. Dağdakilerin de bir kısmını öldürüp getirdiler. Kar vardı kış, cesetleri elektrik direklerine bağladılar. Kamyonların arkasına bağlayıp sürdüler, ibret olsun diye. Bazıları gidip cesetlere tükürüyormuş, onları kayıt ediyorlardı. Sonra Sovyetler geldi, ‘sen nasıl Almanya’ya yol verirsin’ diye zapt etmeye. Komünistleri dağdan indirenleri yakalayıp mahpusa tıktılar. Hapisler dolunca okullara doldurdular. Okulları kapadılar ve biz camide okuduk o dönem. 1 ay-1 buçuk ay geçti, onları bir akşam kamyonlara doldurup mezarlık sırtına götürmüşler. Taramışlar hepsini çukura atmışlar. Hep derlerdi ‘1 ay kan çıktı topraktan, toprak atmış’ diye, katliam yani. Bulgarlara baskı yapılıyordu Sovyet tarafından ama biz Türklere bir şey yapmıyorlardı. Sadece çok istemeyi yemeyi severlerdi. Almanlar çikolatalar, bisikletler dağıtırlardı. Ruslarda kadın askerler vardı. Ruslar pisti ve çok şey isterlerdi mesela 3 odan varsa 1'ine yerleşir. Biz komşularla haberleşir kontrol olduğunda evden eve geçerdik ki kalabalık gözükelim. Onlar da ‘Bunların anca kendine yeri var’ deyip bıraksın diye. Tenha bulsa direk zapt eder 1-2 odanı, öyleydi. Ruslar 1-1,5 sene kaldılar. Ama yine onların gölgesinde kalındı. Tarlalar kooperatif yapıldı. Seni çalıştırır yiyeceğini verir gerisini alırdı. Mesela bir kişiye günde yarım ekmek gibi hak vardı. Ayakkabı köselesine kadar vesikayla alınabiliyordu. Açlık da oldu tabi o dönem; yağ, pirinç hep vesika ile alınırdı. Babamlarla biz odaların altını kazdık ve sandık yerleştirdik. Buğdaylar vs. gömdük. Doymadığımız zaman çıkarıp ekmeğimizi yapıyorduk. 10 tane koyunumuz vardı, kentin de merkezindeydik. Çoban gezdirip getirirdi, onun bile sütünü isterlerdi. Tam kontrole gelecekken annem koyunları banyoya sokuyordu, yem veriyordu. Adam bakıyor 3 koyun veya 4 koyun görüyor. Çünkü geri kalanı banyoda duruyor. Biz döndükten sonra daha kötü olmuş, Türklerin camilere gitmesini falan engellemişler. 50 senesinde geldik, ama kalanlar da oldu. Evimizi falan ucuz fiyata satıp geldik. Hepimiz pasaportla geldik, kaçak değil. Altınlar falan sandıkların içine yerleştirildi ve tahtayla üstü kapatıldı. Kimisi yorganlara kimisi çiçeklerin saksısına bağladı altınları. Buraya altınları getirebilenler Bulgaristan’da kalanlara haber etmişler “altınları saksıda getirdik” diye. Sonra bu duyulmuş, saksıları da almamaya, yorganları kesmeye başladılar. Bulgaristan hepsine el koymaya başladı çıkışlarda. Trenle geldik biz. Sofya’da kaldık 1 akşam, oradan Edirne’ye. Sonra da Çanakkale’ye gönderildik, bize orada yer verildi. Edirne’de herkesin nereye gideceği belirleniyordu. Amcam bir lokanta açtı, zaten lokantacıydı eskiden de. Herkes fakirdi orada ve genelde adamlar kahvede kadınlar tarladaydı. Evimiz olmadığı için halk evinde kaldık. Tiyatro sahnesinde masada yatak yapıyorduk. Yoğurt getirilirdi mesela ve bölüşülürdü. Kimseye fazla kaymak gitmesin diye bıçakla kesilirdi yoğurt öyle paylaşılırdı. Ekmek, un veriyorlardı. Bazen içinde kum, çakıl bile olabiliyordu.”

Daha sonra ülke içinde de bin türlü zorluklarla geçen göç durumları olmuş. Babaeski, İstanbul, Eskişehir derken Aydın'da kalmışlar kalıcı olarak. Annem de orada doğmuş zaten. Bunları duyunca iki jenerasyon arası yaşam farkını düşününce insanın tüyleri diken diken oluyor. Klasik tabirle onların hayallerinin bittiği yerde bizim hayatlarımız başlamış gibi. 

Umarım başka bir zaman dilimini biraz olsun yaşatabilmiştir yazı.



7 Kasım 2015 Cumartesi

1 Kasım'dan sonrası

1 Kasım seçimleri deyim yerindeyse herkesin ters köşeye yatmasıyla sonuç buldu. 7 Haziran'da tek başına iktidarı kaybeden AK Parti, herkesin benzer bir sonuç beklediği 1 Kasım seçimlerinde adeta yeniden ayağa kalktı ve %49.5 oy oranı ve 317 vekille tek başına iktidara geldi.

Şüphesiz cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 1 Kasım'da yaşanan konsolidasyonda etkisi yine büyük. Ancak Davutoğlu da lider olarak ilk sağlam adımını atmış oldu. Bu seçimi iktidar partisine kazandıran en büyük faktör güvenlik politikaları oldu. 2 yıllık barış süreci ardından PKK ile yürütülen askeri mücadele MHP'den AKP'ye ciddi oranda oy taşıdı. Tabi MHP'nin oy kaybetme sebeplerinden biri de genel başkanlarının koalisyon görüşmeleri esnasında her öneriye 'hayır' cevabı vermesi oldu. CHP ise önceki seçimlere göre az bir oy artışıyla durağan bir görünümde kaldı. PKK'nın ve YDG-H kolunun doğu ilçelerinde yarattığı kaos ortamı ve polisle çatışma süreci doğudaki dindar Kürtleri tekrar AKP'ye kaydırdı. Dindar Kürtlerin 7 Haziran'daki gibi HDP'ye oy vermeyip AKP'ye geçmesi beni en büyük şaşırtan durum oldu bu seçimlere dair.

Bu yazıyı yazma maksadım partiler arası oy geçişlerini ve sebeplerini irdelemek değil. Zaten bununla ilgili bir çok yazı yazıldı ve yazılıyor. Bundan sonrasına dair beklentiler ve düşünceler daha önemli.

Öncelikle, 2014 yerel seçimleriyle başlayan seçim maratonumuz bitmiş durumda. Olağanüstü bir hal yaşanmazsa 4 yıl seçim yok. Gezi olaylarıyla tavana çıkan politik hava 17-25 Aralık dosyasıyla, AKP-Cemaat savaşıyla ve art arda 4 seçim ile sosyal alanı tamamen işgal etti. Hem iktidar hem de muhalefet tüm kozlarını kullanarak çarpıştı ve devletin tüm imkanlarını kullanan AK Parti bu mücadeleyi galibiyetle noktaladı. Bu dönemin her iki tarafta da olması gerekenden fazla agresyon yarattığı bir gerçek. Herkesin artık derin bir nefes alıp sakince günlük hayatına devam etmesi şart. Kabul edelim ki tek parti rejimine mahkum olduk.

Gerek kolektif gerek bireysel güçlü bir muhalefet dönemi yaşandı son iki buçuk yılda. AKP'yi sarsan ama deviremeyen. Şimdi biraz sükunet vakti. Lakin kısa ve orta vadede şiddetli muhalefetin muhalif cenaha getireceği hiçbir katkı yok. Davutoğlu seçim akşamı yaptığı konuşmalarda "kaybeden tek bir vatandaşın bile olmaması" üstüne defalarca bastı. Bu vurgunun reel dönüşü ne kadar olur bilemeyiz ama muhalefetin siyasal alanı artık iktidara bağlı, dolayısıyla Erdoğan'a da. Önümüzdeki 4 yılın büyük bir uzlaşma dönemini ummak makul bir davranış. Şayet AKP basına, adil yargıya ve piyasaya müdahalelerini devam ettirirse nihai kertede tüm ülke kaybedecek. Son iki buçuk yılda iktidarın alıştığımız tavrı kesinlikle sürdürülebilir bir model değildir.

Kürt siyaseti ise ne yazık ki tekrar başkanlık mevzusunun esiri olarak rol oynamak durumunda. Kürt sorunu özellikle CHP'nin de desteğiyle seküler tabanda çözüme gidebilecekken tekrar AKP'nin eline düştü. Başkanlık sistemi tartışmasıyla paralel şekilde yürütülebilecek çözüm süreci 2013 Newroz'unda Öcalan'ın dediği gibi 'İslam çatısı' gölgesinde olacak. Bu durumun Demirtaş'ı hareketten tasfiye etmesi veya pasifize etmesi muhtemel.

Öğrencilerin twitter'ı takip etmekten ders çalışamadığı, insanların her gün 'acaba bugün ne olacak?' beklediği, yoğun tartışmaların yaşandığı bir iki buçuk yıllık dönemi geride bıraktık. Şu aşamada artık geriye sakince siyasi aktörleri izlemek kalıyor. Tabi ki muhalif kesimler olarak bir pes etmeden bahsetmiyorum ama panik yerine planlı bir organizasyona ihtiyaç var ve bunun için zaman da var. Bir süre sükunet, dinlenme ve siyaset detoksu yapmak herkes açısından faydalı.










14 Eylül 2015 Pazartesi

Pogrom sonun başlangıcı olmasın

24 Temmuz'dan bu yana ülkede süren şiddet sarmalı son haftada farklı bir boyuta geçti. 6 Eylül akşamı Dağlıca'dan gelen acı haberle ülke yasa boğuldu. 16 şehit verilmişti. Aslında uzun süredir neredeyse her gün şehit haberi vardı ama tek seferde bu kadar şehit verilmesi ülkeyi yasa boğdu. Arkasından da Iğdır'da 13 şehit verildi ve tepki yayıldı. Kaçınılmaz olarak milliyetçi hassasiyet de dürtüldü ve toplu eylemler başladı.

Barışçıl yürüyüşler şeklinde bir tepki konsa yeterli olacakken birtakım çevreler tarafından olay şiddetli bir boyuta taşındı. Hedefte ise savaşan taraflar, yani devlet yada PKK yoktu. Hedef maalesef Kürt vatandaşlardı. Güney illerinde doğuya giden otobüslere saldırılar oldu. Ülke çapında belli bölgelerde Kürt vatandaşların iş yeri veya evleri zarar gördü. Sadece Kürt olduğu için lince uğrayan insanlar gördük. Ayrıca, PKK'nın şiddetli terör eylemlerini defalarca lanetlemiş HDP'nin ülke çapında 100 üzerinde merkezine saldırı oldu. Şehit haberleri ve savaş sürecinin ülkede yarattığı kaotik acı yetmezmiş gibi ülkemiz yıllarca utançla anılacak bir 3 gün geçirdi. Aslında bu üç güne '7-8-9 Eylül Pogromu' diyebiliriz. Sonuçta şiddet bütünü belli bir etnik kökeni hedef aldı. Bu 3 günlük olaylar bütünü 1955'te yaşanan 6-7 Eylül Olayları'na ve 9 Kasım 1938'de Almanya'da yaşanan 'Kristallnacht/Kristal Gece'ye benzetildi.

Biz ileride toplumsal alanda birbirimizin yüzüne bakmak istiyorsak bu ırkçılığa varan eylemlere ve düşüncelere prim vermemeli, amasız kınamalıyız. Ülkede yeterince ayrışma var, şu aşamada Kürtleri suçlamak yerine birlikteliğe sahip çıkmalıyız. 2015 yılında hala bu cümleleri kurduğumuza inanmak güç fakat sahip olduğumuz durum bunu gerektiriyor maalesef.

Ayrışmaları birleştirecek, gerginliği sakinliğe çevirecek, ellerin birbirine uzanmasını sağlayacak platform siyaset. Fakat fani dünyamızdaki reel-politik ihtiraslar bunun yerine ateşe daha fazla barut atmakta beis görmüyor. Toplumlar için büyük ayrışmalar yada felaketler bir anda olmaz, bir süreç sonucunda birikimle gelir. Şu saatten sonra çevremize itidal önermekten başka çare yok. Daha da büyük bedeller ödemeden barışa ve insanlığa sahip çıkmalı.

Yaşanan pogrom da arkası gelmeyen bir utanç anısı olarak kalsın.

Aksi halde geriye dönüp bakıldığında bu olayı bazı şeylerin başlangıcı olarak görme ihtimalimiz var.














21 Ağustos 2015 Cuma

Seçim oyunları ve milli iradeye haksızlık

7 Haziran seçimlerinde HDP'nin barajı geçip, AKP'nin tek başına iktidar kuramaması muhalefet çevrelerinde ilk başlarda sevinç yaratsa da, devamında gerçekleşen beklenmedik olaylar Türkiye'yi seçimler öncesinden çok daha karanlık bir noktaya sürükledi. Daha önceki yazımda[1] anlamsız bulduğum PKK'nın Ceylanpınar'daki ilk saldırısı üzerine operasyon başladı ve Türkiye'nin doğusu 1 ayı aşkın süredir savaşın ortasında. O yazıdan sonraki tarihte PKK yaptığı açıklamayla saldırıyı üstlenmedi.[2] Fakat daha sonra PKK'ya karşı yapılan operasyonlara cevap gecikmedi ve 1 aydır sürekli hale geldi. Açıkça belirtmek gerekir ki, savaş davetini geri çevirmedi PKK. Daveti yapan kadar daveti kabul eden taraf da olanlardan sorumlu. Her iki tarafın da üzerine uzun süredir yoğunlaştığı çözüm sürecini çöpe atmak bu kadar kolay mı, gerçekten anlamak zor. Nuray Mert de 21 Ağustos tarihli yazısında açıkça bunun nedenini sordu.[3] PKK'nın yapması gereken ateşkes ilan edip geri çekilmek. HDP meclise barajı aşıp bu kadar vekil sokmuşken çok dikkatli davranmak gerekir.

Anlaşılan o ki, Erdoğan AKP iktidardan düşünce barış sürecinin partiye oy olarak geri dönüşü olmadığını gördü ve barış sürecini kolayca rafa kaldırdı. Savaşı körükleyen ve milliyetçi söylemini 1 aydır sürdürüyor. Bu haliyle MHP'ye kaçan seçmenini geri alma hesabında. Fakat bu o kadar da kolay olmayabilir. Şayet halk savaş halinden ciddi halde rahatsız. Zaten anket sonuçlarından halkın çözüm sürecine desteğinin yüzde 70 olduğunu biliyoruz. Bu durumda bir sonraki seçime kadar bu hesabın ne kadar tutacağını bilemeyeceğiz.

Yine önceki yazımda HDP-PKK arasındaki güç dengesi karmaşıklığından ve Demirtaş'ın saldırılarla ilgili açıklama yapması gerektiğinden bahsetmiştim.[1] Kendisi de daha sonra yaptığı açıklamalarda HDP ile PKK'nın kesinlikle farklı oluşumlar olduğu ve farklı metodlar izlediğini bildirip, devletin ve PKK'nın ateşkes yapmasını istedi. Bu bence seçmenin iç rahatlığı açısından da önemli oldu. Çünkü bir kısım seçmen HDP-PKK ilişkisinin muğlaklığından rahatsız olabiliyordu. Aslında hangi partiden, görüşten, milletten olursa olsun bu durumda iki taraf var: savaşmak isteyenlerle barış isteyenler. Barış isteyen herkesin sesini gür şekilde çıkarıp olanlara karşı çıkması askeri operasyonların tabanlardaki siyasi fonksiyonunu da zayıflatır. Eskiden şehit cenazelerinde vatan naraları yükselirken artık insanlar ülke yöneticilerine isyan ediyor, ki olması gereken de bu. Unutmamak lazım ki birilerinin iktidar kavgasından dolayı olanlar oluyor.

PKK'ya karşı operasyonlar ve örgütün cevapları devam ederken Doğu ve Güneydoğu'da bazı bölgelerde savaş hali yaşanıyor. Silopi, Lice, Cizre, Varto ve Silvan'da örgütün öz yönetim ilan etmesi ve yollara hendekler kazması üzerine devlet de ilçelere giriş çıkış yasağı koydu. Çatışmanın sivil kayıplara yol açması en üzücü nokta. Devlet orada olağanüstü halde de vatandaşının canını korumayla yükümlü. Durumun ilginç hali o bölgeden meclise girmiş HDP vekilleri de ilçelere girip çıkamıyor. Örgüt bu bağlamda HDP'nin yine elini kolunu bağlamış oldu. Örgütün son 1 ay içindeki faaliyetleri HDP'nin siyasal hamle alanını son derece azalttı. Kuvvetle muhtemel gerçekleşecek erken seçimlerde bu bölgelerde sandık kurmak ve güvenli şekilde seçim yapmak çok zor olacak. Burada seçimin düzgün şekilde yapılamaması nihai kertede kimsenin işine gelmez, geleceği sanılsa bile.

Tüm bu 'oynanan oyunlar' bir yana, koalisyon hala kurulamadı. Aslında iş dünyası ve seçmenler arasında AKP-CHP koalisyonu beklentisi vardı fakat 32 gün süren görüşmeler sonunda bir koalisyon çıkmadı. Üstelik Kılıçdaroğlu AKP'nin koalisyon dahi teklif etmediğini sadece birlikte seçim hükumeti kurmayı teklif ettiğini söyledi. Unutmamak gerekir ki, CHP seçimden bugüne kadar en sorumlu ve uzlaşıcı parti konumundaydı fakat tek başına yapabileceği bir şey yok. Seçim akşamı sonuçlardan sonra bazı AKP'li vekiller halkın kaosu seçtiğini, ekonominin ve siyasal istikrarın bozulacağını söylüyorlardı. Ortalığın savaş yerine dönmesine göz yumup tüm koalisyonlara da set çekerek buna ne yazık ki ön ayak oldular. Türkiye'nin ekonomik ve siyasal anlamda açmazda olduğu bu dönemde cumhurbaşkanı tüm koalisyonlara karşı çıktı. Hatta öyle ki koalisyon kurma görevini iade eden Davutoğlu'ndan sonra görevi teamüle göre Kılıçdaroğlu'na vermesi gerekirken vermiyor. Birkaç gün önce de ülkede yönetim sisteminin fiilen değiştiğini ve anayasanın buna uydurulması gerektiğini söyledi. Bu en hafif tabirle 'sivil darbe'dir.

Aslında ona göre olması gereken kendisi için çalışacak tek başına iktidar AKP hükumeti. Yani seçmen 7 Haziran'da yanlış karar verdi. Kendisi bu 'hatanın' bedelini ağır şekilde halka ödetiyor. 21 Ağustos'ta yaptığı açıklamaya da göre 1 Kasım'da erken seçim var. Yıllardır 'milli irade' diye ortalığı yıkanlar şimdi milli iradenin verdiği mesajı almıyor, hatta milleti suçluyor. Çok yazık ki 6 milyonun üstünde oy almış bir parti de bu sırada yok sayılıyor ve hedef haline getiriliyor. Parti veya siyasi durumu geçin, 6 milyon insanı yok saymaktır bu.

Ben milli iradeye milli irade demem, milli irade benim olmadıkça!



[1] - Sosifi - Türkiye'nin çok bilinmeyenli denklemi http://sosifi.blogspot.com.tr/2015/07/turkiyenin-cok-bilinmeyenli-denklemi.html

[2] - http://www.cnnturk.com/haber/turkiye/pkkdan-ceylanpinarda-sehit-edilen-polislerle-ilgili-aciklama

[3] - Nuray Mert - Savaş yenilgidir barış istiyoruz http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/349311/Savas_yenilgidir__baris_istiyoruz_.html