“Evvela Alman geldi 44 senesinde,
herhalde ortaokula yeni başlamıştım. Türkiye onlara yol vermemiş, Bulgaristan
geçiş vermiş. Rusya’ya harbe gittiler ama olmadı, yenik düştüler. Tekrar
döndüler bizim oraya. Buradaki faşistler ile komünistler de birbirine girdi.
Komünistler dağa çıktı. Almanlar ailelere baskı yapıp örneğin ‘senin kızın dağa
çıktı’ diyerek insanları evlerinden çıkarıp evleri yaktılar. Dağdakilerin de
bir kısmını öldürüp getirdiler. Kar vardı kış, cesetleri elektrik direklerine
bağladılar. Kamyonların arkasına bağlayıp sürdüler, ibret olsun diye. Bazıları
gidip cesetlere tükürüyormuş, onları kayıt ediyorlardı. Sonra Sovyetler geldi, ‘sen
nasıl Almanya’ya yol verirsin’ diye zapt etmeye. Komünistleri dağdan
indirenleri yakalayıp mahpusa tıktılar. Hapisler dolunca okullara doldurdular.
Okulları kapadılar ve biz camide okuduk o dönem. 1 ay-1 buçuk ay geçti, onları
bir akşam kamyonlara doldurup mezarlık sırtına götürmüşler. Taramışlar hepsini
çukura atmışlar. Hep derlerdi ‘1 ay kan çıktı topraktan, toprak atmış’ diye,
katliam yani. Bulgarlara baskı yapılıyordu Sovyet tarafından ama biz Türklere
bir şey yapmıyorlardı. Sadece çok istemeyi yemeyi severlerdi. Almanlar
çikolatalar, bisikletler dağıtırlardı. Ruslarda kadın askerler vardı. Ruslar
pisti ve çok şey isterlerdi mesela 3 odan varsa 1'ine yerleşir. Biz komşularla
haberleşir kontrol olduğunda evden eve geçerdik ki kalabalık gözükelim. Onlar
da ‘Bunların anca kendine yeri var’ deyip bıraksın diye. Tenha bulsa direk zapt
eder 1-2 odanı, öyleydi. Ruslar 1-1,5 sene kaldılar. Ama yine onların
gölgesinde kalındı. Tarlalar kooperatif yapıldı. Seni çalıştırır yiyeceğini
verir gerisini alırdı. Mesela bir kişiye günde yarım ekmek gibi hak vardı.
Ayakkabı köselesine kadar vesikayla alınabiliyordu. Açlık da oldu tabi o dönem;
yağ, pirinç hep vesika ile alınırdı. Babamlarla biz odaların altını kazdık ve
sandık yerleştirdik. Buğdaylar vs. gömdük. Doymadığımız zaman çıkarıp
ekmeğimizi yapıyorduk. 10 tane koyunumuz vardı, kentin de merkezindeydik. Çoban
gezdirip getirirdi, onun bile sütünü isterlerdi. Tam kontrole gelecekken annem
koyunları banyoya sokuyordu, yem veriyordu. Adam bakıyor 3 koyun veya 4 koyun
görüyor. Çünkü geri kalanı banyoda duruyor. Biz döndükten sonra daha kötü
olmuş, Türklerin camilere gitmesini falan engellemişler. 50 senesinde geldik,
ama kalanlar da oldu. Evimizi falan ucuz fiyata satıp geldik. Hepimiz pasaportla
geldik, kaçak değil. Altınlar falan sandıkların içine yerleştirildi ve tahtayla
üstü kapatıldı. Kimisi yorganlara kimisi çiçeklerin saksısına bağladı altınları.
Buraya altınları getirebilenler Bulgaristan’da kalanlara haber etmişler “altınları
saksıda getirdik” diye. Sonra bu duyulmuş, saksıları da almamaya, yorganları
kesmeye başladılar. Bulgaristan hepsine el koymaya başladı çıkışlarda. Trenle
geldik biz. Sofya’da kaldık 1 akşam, oradan Edirne’ye. Sonra da Çanakkale’ye
gönderildik, bize orada yer verildi. Edirne’de herkesin nereye gideceği
belirleniyordu. Amcam bir lokanta açtı, zaten lokantacıydı eskiden de. Herkes
fakirdi orada ve genelde adamlar kahvede kadınlar tarladaydı. Evimiz olmadığı
için halk evinde kaldık. Tiyatro sahnesinde masada yatak yapıyorduk. Yoğurt
getirilirdi mesela ve bölüşülürdü. Kimseye fazla kaymak gitmesin diye bıçakla
kesilirdi yoğurt öyle paylaşılırdı. Ekmek, un veriyorlardı. Bazen içinde kum, çakıl
bile olabiliyordu.”
Daha sonra ülke içinde de bin türlü zorluklarla geçen göç durumları olmuş. Babaeski, İstanbul, Eskişehir derken Aydın'da kalmışlar kalıcı olarak. Annem de orada doğmuş zaten. Bunları duyunca iki jenerasyon arası yaşam farkını düşününce insanın tüyleri diken diken oluyor. Klasik tabirle onların hayallerinin bittiği yerde bizim hayatlarımız başlamış gibi.
Umarım başka bir zaman dilimini biraz olsun yaşatabilmiştir yazı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder