19 Ocak 2016 Salı

Kısa bir anneanne öyküsü

Sevgili anneannemle geçen yıl bir röportaj yapmıştım. Ancak yazıya dökebildim. Kendisi 1930 Bulgaristan doğumlu. Savaş yıllarını orada yaşayıp 1950 senesinde Türkiye'ye dönmüşler. Bin bir hikaye içinde aklında kalanları çok güzel şekilde anlattı bana. Ayşe Arman'ın koltuğunda gözüm olmadığı için yazıyı soru-cevap şeklinde değil anneannemin anlattığı gibi aktarıyorum. Aradaki soruların cevapları zaten bu kısa yazının içinde var. Cümleler tarafımdan anlamları kaybettirilmeden hafifçe düzeltildi. İşte o kısa hikaye:

“Evvela Alman geldi 44 senesinde, herhalde ortaokula yeni başlamıştım. Türkiye onlara yol vermemiş, Bulgaristan geçiş vermiş. Rusya’ya harbe gittiler ama olmadı, yenik düştüler. Tekrar döndüler bizim oraya. Buradaki faşistler ile komünistler de birbirine girdi. Komünistler dağa çıktı. Almanlar ailelere baskı yapıp örneğin ‘senin kızın dağa çıktı’ diyerek insanları evlerinden çıkarıp evleri yaktılar. Dağdakilerin de bir kısmını öldürüp getirdiler. Kar vardı kış, cesetleri elektrik direklerine bağladılar. Kamyonların arkasına bağlayıp sürdüler, ibret olsun diye. Bazıları gidip cesetlere tükürüyormuş, onları kayıt ediyorlardı. Sonra Sovyetler geldi, ‘sen nasıl Almanya’ya yol verirsin’ diye zapt etmeye. Komünistleri dağdan indirenleri yakalayıp mahpusa tıktılar. Hapisler dolunca okullara doldurdular. Okulları kapadılar ve biz camide okuduk o dönem. 1 ay-1 buçuk ay geçti, onları bir akşam kamyonlara doldurup mezarlık sırtına götürmüşler. Taramışlar hepsini çukura atmışlar. Hep derlerdi ‘1 ay kan çıktı topraktan, toprak atmış’ diye, katliam yani. Bulgarlara baskı yapılıyordu Sovyet tarafından ama biz Türklere bir şey yapmıyorlardı. Sadece çok istemeyi yemeyi severlerdi. Almanlar çikolatalar, bisikletler dağıtırlardı. Ruslarda kadın askerler vardı. Ruslar pisti ve çok şey isterlerdi mesela 3 odan varsa 1'ine yerleşir. Biz komşularla haberleşir kontrol olduğunda evden eve geçerdik ki kalabalık gözükelim. Onlar da ‘Bunların anca kendine yeri var’ deyip bıraksın diye. Tenha bulsa direk zapt eder 1-2 odanı, öyleydi. Ruslar 1-1,5 sene kaldılar. Ama yine onların gölgesinde kalındı. Tarlalar kooperatif yapıldı. Seni çalıştırır yiyeceğini verir gerisini alırdı. Mesela bir kişiye günde yarım ekmek gibi hak vardı. Ayakkabı köselesine kadar vesikayla alınabiliyordu. Açlık da oldu tabi o dönem; yağ, pirinç hep vesika ile alınırdı. Babamlarla biz odaların altını kazdık ve sandık yerleştirdik. Buğdaylar vs. gömdük. Doymadığımız zaman çıkarıp ekmeğimizi yapıyorduk. 10 tane koyunumuz vardı, kentin de merkezindeydik. Çoban gezdirip getirirdi, onun bile sütünü isterlerdi. Tam kontrole gelecekken annem koyunları banyoya sokuyordu, yem veriyordu. Adam bakıyor 3 koyun veya 4 koyun görüyor. Çünkü geri kalanı banyoda duruyor. Biz döndükten sonra daha kötü olmuş, Türklerin camilere gitmesini falan engellemişler. 50 senesinde geldik, ama kalanlar da oldu. Evimizi falan ucuz fiyata satıp geldik. Hepimiz pasaportla geldik, kaçak değil. Altınlar falan sandıkların içine yerleştirildi ve tahtayla üstü kapatıldı. Kimisi yorganlara kimisi çiçeklerin saksısına bağladı altınları. Buraya altınları getirebilenler Bulgaristan’da kalanlara haber etmişler “altınları saksıda getirdik” diye. Sonra bu duyulmuş, saksıları da almamaya, yorganları kesmeye başladılar. Bulgaristan hepsine el koymaya başladı çıkışlarda. Trenle geldik biz. Sofya’da kaldık 1 akşam, oradan Edirne’ye. Sonra da Çanakkale’ye gönderildik, bize orada yer verildi. Edirne’de herkesin nereye gideceği belirleniyordu. Amcam bir lokanta açtı, zaten lokantacıydı eskiden de. Herkes fakirdi orada ve genelde adamlar kahvede kadınlar tarladaydı. Evimiz olmadığı için halk evinde kaldık. Tiyatro sahnesinde masada yatak yapıyorduk. Yoğurt getirilirdi mesela ve bölüşülürdü. Kimseye fazla kaymak gitmesin diye bıçakla kesilirdi yoğurt öyle paylaşılırdı. Ekmek, un veriyorlardı. Bazen içinde kum, çakıl bile olabiliyordu.”

Daha sonra ülke içinde de bin türlü zorluklarla geçen göç durumları olmuş. Babaeski, İstanbul, Eskişehir derken Aydın'da kalmışlar kalıcı olarak. Annem de orada doğmuş zaten. Bunları duyunca iki jenerasyon arası yaşam farkını düşününce insanın tüyleri diken diken oluyor. Klasik tabirle onların hayallerinin bittiği yerde bizim hayatlarımız başlamış gibi. 

Umarım başka bir zaman dilimini biraz olsun yaşatabilmiştir yazı.