1 Kasım seçimleri deyim yerindeyse herkesin ters köşeye yatmasıyla sonuç buldu. 7 Haziran'da tek başına iktidarı kaybeden AK Parti, herkesin benzer bir sonuç beklediği 1 Kasım seçimlerinde adeta yeniden ayağa kalktı ve %49.5 oy oranı ve 317 vekille tek başına iktidara geldi.
Şüphesiz cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 1 Kasım'da yaşanan konsolidasyonda etkisi yine büyük. Ancak Davutoğlu da lider olarak ilk sağlam adımını atmış oldu. Bu seçimi iktidar partisine kazandıran en büyük faktör güvenlik politikaları oldu. 2 yıllık barış süreci ardından PKK ile yürütülen askeri mücadele MHP'den AKP'ye ciddi oranda oy taşıdı. Tabi MHP'nin oy kaybetme sebeplerinden biri de genel başkanlarının koalisyon görüşmeleri esnasında her öneriye 'hayır' cevabı vermesi oldu. CHP ise önceki seçimlere göre az bir oy artışıyla durağan bir görünümde kaldı. PKK'nın ve YDG-H kolunun doğu ilçelerinde yarattığı kaos ortamı ve polisle çatışma süreci doğudaki dindar Kürtleri tekrar AKP'ye kaydırdı. Dindar Kürtlerin 7 Haziran'daki gibi HDP'ye oy vermeyip AKP'ye geçmesi beni en büyük şaşırtan durum oldu bu seçimlere dair.
Bu yazıyı yazma maksadım partiler arası oy geçişlerini ve sebeplerini irdelemek değil. Zaten bununla ilgili bir çok yazı yazıldı ve yazılıyor. Bundan sonrasına dair beklentiler ve düşünceler daha önemli.
Öncelikle, 2014 yerel seçimleriyle başlayan seçim maratonumuz bitmiş durumda. Olağanüstü bir hal yaşanmazsa 4 yıl seçim yok. Gezi olaylarıyla tavana çıkan politik hava 17-25 Aralık dosyasıyla, AKP-Cemaat savaşıyla ve art arda 4 seçim ile sosyal alanı tamamen işgal etti. Hem iktidar hem de muhalefet tüm kozlarını kullanarak çarpıştı ve devletin tüm imkanlarını kullanan AK Parti bu mücadeleyi galibiyetle noktaladı. Bu dönemin her iki tarafta da olması gerekenden fazla agresyon yarattığı bir gerçek. Herkesin artık derin bir nefes alıp sakince günlük hayatına devam etmesi şart. Kabul edelim ki tek parti rejimine mahkum olduk.
Gerek kolektif gerek bireysel güçlü bir muhalefet dönemi yaşandı son iki buçuk yılda. AKP'yi sarsan ama deviremeyen. Şimdi biraz sükunet vakti. Lakin kısa ve orta vadede şiddetli muhalefetin muhalif cenaha getireceği hiçbir katkı yok. Davutoğlu seçim akşamı yaptığı konuşmalarda "kaybeden tek bir vatandaşın bile olmaması" üstüne defalarca bastı. Bu vurgunun reel dönüşü ne kadar olur bilemeyiz ama muhalefetin siyasal alanı artık iktidara bağlı, dolayısıyla Erdoğan'a da. Önümüzdeki 4 yılın büyük bir uzlaşma dönemini ummak makul bir davranış. Şayet AKP basına, adil yargıya ve piyasaya müdahalelerini devam ettirirse nihai kertede tüm ülke kaybedecek. Son iki buçuk yılda iktidarın alıştığımız tavrı kesinlikle sürdürülebilir bir model değildir.
Kürt siyaseti ise ne yazık ki tekrar başkanlık mevzusunun esiri olarak rol oynamak durumunda. Kürt sorunu özellikle CHP'nin de desteğiyle seküler tabanda çözüme gidebilecekken tekrar AKP'nin eline düştü. Başkanlık sistemi tartışmasıyla paralel şekilde yürütülebilecek çözüm süreci 2013 Newroz'unda Öcalan'ın dediği gibi 'İslam çatısı' gölgesinde olacak. Bu durumun Demirtaş'ı hareketten tasfiye etmesi veya pasifize etmesi muhtemel.
Öğrencilerin twitter'ı takip etmekten ders çalışamadığı, insanların her gün 'acaba bugün ne olacak?' beklediği, yoğun tartışmaların yaşandığı bir iki buçuk yıllık dönemi geride bıraktık. Şu aşamada artık geriye sakince siyasi aktörleri izlemek kalıyor. Tabi ki muhalif kesimler olarak bir pes etmeden bahsetmiyorum ama panik yerine planlı bir organizasyona ihtiyaç var ve bunun için zaman da var. Bir süre sükunet, dinlenme ve siyaset detoksu yapmak herkes açısından faydalı.
7 Kasım 2015 Cumartesi
14 Eylül 2015 Pazartesi
Pogrom sonun başlangıcı olmasın
24 Temmuz'dan bu yana ülkede süren şiddet sarmalı son haftada farklı bir boyuta geçti. 6 Eylül akşamı Dağlıca'dan gelen acı haberle ülke yasa boğuldu. 16 şehit verilmişti. Aslında uzun süredir neredeyse her gün şehit haberi vardı ama tek seferde bu kadar şehit verilmesi ülkeyi yasa boğdu. Arkasından da Iğdır'da 13 şehit verildi ve tepki yayıldı. Kaçınılmaz olarak milliyetçi hassasiyet de dürtüldü ve toplu eylemler başladı.
Barışçıl yürüyüşler şeklinde bir tepki konsa yeterli olacakken birtakım çevreler tarafından olay şiddetli bir boyuta taşındı. Hedefte ise savaşan taraflar, yani devlet yada PKK yoktu. Hedef maalesef Kürt vatandaşlardı. Güney illerinde doğuya giden otobüslere saldırılar oldu. Ülke çapında belli bölgelerde Kürt vatandaşların iş yeri veya evleri zarar gördü. Sadece Kürt olduğu için lince uğrayan insanlar gördük. Ayrıca, PKK'nın şiddetli terör eylemlerini defalarca lanetlemiş HDP'nin ülke çapında 100 üzerinde merkezine saldırı oldu. Şehit haberleri ve savaş sürecinin ülkede yarattığı kaotik acı yetmezmiş gibi ülkemiz yıllarca utançla anılacak bir 3 gün geçirdi. Aslında bu üç güne '7-8-9 Eylül Pogromu' diyebiliriz. Sonuçta şiddet bütünü belli bir etnik kökeni hedef aldı. Bu 3 günlük olaylar bütünü 1955'te yaşanan 6-7 Eylül Olayları'na ve 9 Kasım 1938'de Almanya'da yaşanan 'Kristallnacht/Kristal Gece'ye benzetildi.
Biz ileride toplumsal alanda birbirimizin yüzüne bakmak istiyorsak bu ırkçılığa varan eylemlere ve düşüncelere prim vermemeli, amasız kınamalıyız. Ülkede yeterince ayrışma var, şu aşamada Kürtleri suçlamak yerine birlikteliğe sahip çıkmalıyız. 2015 yılında hala bu cümleleri kurduğumuza inanmak güç fakat sahip olduğumuz durum bunu gerektiriyor maalesef.
Ayrışmaları birleştirecek, gerginliği sakinliğe çevirecek, ellerin birbirine uzanmasını sağlayacak platform siyaset. Fakat fani dünyamızdaki reel-politik ihtiraslar bunun yerine ateşe daha fazla barut atmakta beis görmüyor. Toplumlar için büyük ayrışmalar yada felaketler bir anda olmaz, bir süreç sonucunda birikimle gelir. Şu saatten sonra çevremize itidal önermekten başka çare yok. Daha da büyük bedeller ödemeden barışa ve insanlığa sahip çıkmalı.
Yaşanan pogrom da arkası gelmeyen bir utanç anısı olarak kalsın.
Aksi halde geriye dönüp bakıldığında bu olayı bazı şeylerin başlangıcı olarak görme ihtimalimiz var.
Barışçıl yürüyüşler şeklinde bir tepki konsa yeterli olacakken birtakım çevreler tarafından olay şiddetli bir boyuta taşındı. Hedefte ise savaşan taraflar, yani devlet yada PKK yoktu. Hedef maalesef Kürt vatandaşlardı. Güney illerinde doğuya giden otobüslere saldırılar oldu. Ülke çapında belli bölgelerde Kürt vatandaşların iş yeri veya evleri zarar gördü. Sadece Kürt olduğu için lince uğrayan insanlar gördük. Ayrıca, PKK'nın şiddetli terör eylemlerini defalarca lanetlemiş HDP'nin ülke çapında 100 üzerinde merkezine saldırı oldu. Şehit haberleri ve savaş sürecinin ülkede yarattığı kaotik acı yetmezmiş gibi ülkemiz yıllarca utançla anılacak bir 3 gün geçirdi. Aslında bu üç güne '7-8-9 Eylül Pogromu' diyebiliriz. Sonuçta şiddet bütünü belli bir etnik kökeni hedef aldı. Bu 3 günlük olaylar bütünü 1955'te yaşanan 6-7 Eylül Olayları'na ve 9 Kasım 1938'de Almanya'da yaşanan 'Kristallnacht/Kristal Gece'ye benzetildi.
Biz ileride toplumsal alanda birbirimizin yüzüne bakmak istiyorsak bu ırkçılığa varan eylemlere ve düşüncelere prim vermemeli, amasız kınamalıyız. Ülkede yeterince ayrışma var, şu aşamada Kürtleri suçlamak yerine birlikteliğe sahip çıkmalıyız. 2015 yılında hala bu cümleleri kurduğumuza inanmak güç fakat sahip olduğumuz durum bunu gerektiriyor maalesef.
Ayrışmaları birleştirecek, gerginliği sakinliğe çevirecek, ellerin birbirine uzanmasını sağlayacak platform siyaset. Fakat fani dünyamızdaki reel-politik ihtiraslar bunun yerine ateşe daha fazla barut atmakta beis görmüyor. Toplumlar için büyük ayrışmalar yada felaketler bir anda olmaz, bir süreç sonucunda birikimle gelir. Şu saatten sonra çevremize itidal önermekten başka çare yok. Daha da büyük bedeller ödemeden barışa ve insanlığa sahip çıkmalı.
Yaşanan pogrom da arkası gelmeyen bir utanç anısı olarak kalsın.
Aksi halde geriye dönüp bakıldığında bu olayı bazı şeylerin başlangıcı olarak görme ihtimalimiz var.
21 Ağustos 2015 Cuma
Seçim oyunları ve milli iradeye haksızlık
7 Haziran seçimlerinde HDP'nin barajı geçip, AKP'nin tek başına iktidar kuramaması muhalefet çevrelerinde ilk başlarda sevinç yaratsa da, devamında gerçekleşen beklenmedik olaylar Türkiye'yi seçimler öncesinden çok daha karanlık bir noktaya sürükledi. Daha önceki yazımda[1] anlamsız bulduğum PKK'nın Ceylanpınar'daki ilk saldırısı üzerine operasyon başladı ve Türkiye'nin doğusu 1 ayı aşkın süredir savaşın ortasında. O yazıdan sonraki tarihte PKK yaptığı açıklamayla saldırıyı üstlenmedi.[2] Fakat daha sonra PKK'ya karşı yapılan operasyonlara cevap gecikmedi ve 1 aydır sürekli hale geldi. Açıkça belirtmek gerekir ki, savaş davetini geri çevirmedi PKK. Daveti yapan kadar daveti kabul eden taraf da olanlardan sorumlu. Her iki tarafın da üzerine uzun süredir yoğunlaştığı çözüm sürecini çöpe atmak bu kadar kolay mı, gerçekten anlamak zor. Nuray Mert de 21 Ağustos tarihli yazısında açıkça bunun nedenini sordu.[3] PKK'nın yapması gereken ateşkes ilan edip geri çekilmek. HDP meclise barajı aşıp bu kadar vekil sokmuşken çok dikkatli davranmak gerekir.
Anlaşılan o ki, Erdoğan AKP iktidardan düşünce barış sürecinin partiye oy olarak geri dönüşü olmadığını gördü ve barış sürecini kolayca rafa kaldırdı. Savaşı körükleyen ve milliyetçi söylemini 1 aydır sürdürüyor. Bu haliyle MHP'ye kaçan seçmenini geri alma hesabında. Fakat bu o kadar da kolay olmayabilir. Şayet halk savaş halinden ciddi halde rahatsız. Zaten anket sonuçlarından halkın çözüm sürecine desteğinin yüzde 70 olduğunu biliyoruz. Bu durumda bir sonraki seçime kadar bu hesabın ne kadar tutacağını bilemeyeceğiz.
Yine önceki yazımda HDP-PKK arasındaki güç dengesi karmaşıklığından ve Demirtaş'ın saldırılarla ilgili açıklama yapması gerektiğinden bahsetmiştim.[1] Kendisi de daha sonra yaptığı açıklamalarda HDP ile PKK'nın kesinlikle farklı oluşumlar olduğu ve farklı metodlar izlediğini bildirip, devletin ve PKK'nın ateşkes yapmasını istedi. Bu bence seçmenin iç rahatlığı açısından da önemli oldu. Çünkü bir kısım seçmen HDP-PKK ilişkisinin muğlaklığından rahatsız olabiliyordu. Aslında hangi partiden, görüşten, milletten olursa olsun bu durumda iki taraf var: savaşmak isteyenlerle barış isteyenler. Barış isteyen herkesin sesini gür şekilde çıkarıp olanlara karşı çıkması askeri operasyonların tabanlardaki siyasi fonksiyonunu da zayıflatır. Eskiden şehit cenazelerinde vatan naraları yükselirken artık insanlar ülke yöneticilerine isyan ediyor, ki olması gereken de bu. Unutmamak lazım ki birilerinin iktidar kavgasından dolayı olanlar oluyor.
PKK'ya karşı operasyonlar ve örgütün cevapları devam ederken Doğu ve Güneydoğu'da bazı bölgelerde savaş hali yaşanıyor. Silopi, Lice, Cizre, Varto ve Silvan'da örgütün öz yönetim ilan etmesi ve yollara hendekler kazması üzerine devlet de ilçelere giriş çıkış yasağı koydu. Çatışmanın sivil kayıplara yol açması en üzücü nokta. Devlet orada olağanüstü halde de vatandaşının canını korumayla yükümlü. Durumun ilginç hali o bölgeden meclise girmiş HDP vekilleri de ilçelere girip çıkamıyor. Örgüt bu bağlamda HDP'nin yine elini kolunu bağlamış oldu. Örgütün son 1 ay içindeki faaliyetleri HDP'nin siyasal hamle alanını son derece azalttı. Kuvvetle muhtemel gerçekleşecek erken seçimlerde bu bölgelerde sandık kurmak ve güvenli şekilde seçim yapmak çok zor olacak. Burada seçimin düzgün şekilde yapılamaması nihai kertede kimsenin işine gelmez, geleceği sanılsa bile.
Tüm bu 'oynanan oyunlar' bir yana, koalisyon hala kurulamadı. Aslında iş dünyası ve seçmenler arasında AKP-CHP koalisyonu beklentisi vardı fakat 32 gün süren görüşmeler sonunda bir koalisyon çıkmadı. Üstelik Kılıçdaroğlu AKP'nin koalisyon dahi teklif etmediğini sadece birlikte seçim hükumeti kurmayı teklif ettiğini söyledi. Unutmamak gerekir ki, CHP seçimden bugüne kadar en sorumlu ve uzlaşıcı parti konumundaydı fakat tek başına yapabileceği bir şey yok. Seçim akşamı sonuçlardan sonra bazı AKP'li vekiller halkın kaosu seçtiğini, ekonominin ve siyasal istikrarın bozulacağını söylüyorlardı. Ortalığın savaş yerine dönmesine göz yumup tüm koalisyonlara da set çekerek buna ne yazık ki ön ayak oldular. Türkiye'nin ekonomik ve siyasal anlamda açmazda olduğu bu dönemde cumhurbaşkanı tüm koalisyonlara karşı çıktı. Hatta öyle ki koalisyon kurma görevini iade eden Davutoğlu'ndan sonra görevi teamüle göre Kılıçdaroğlu'na vermesi gerekirken vermiyor. Birkaç gün önce de ülkede yönetim sisteminin fiilen değiştiğini ve anayasanın buna uydurulması gerektiğini söyledi. Bu en hafif tabirle 'sivil darbe'dir.
Aslında ona göre olması gereken kendisi için çalışacak tek başına iktidar AKP hükumeti. Yani seçmen 7 Haziran'da yanlış karar verdi. Kendisi bu 'hatanın' bedelini ağır şekilde halka ödetiyor. 21 Ağustos'ta yaptığı açıklamaya da göre 1 Kasım'da erken seçim var. Yıllardır 'milli irade' diye ortalığı yıkanlar şimdi milli iradenin verdiği mesajı almıyor, hatta milleti suçluyor. Çok yazık ki 6 milyonun üstünde oy almış bir parti de bu sırada yok sayılıyor ve hedef haline getiriliyor. Parti veya siyasi durumu geçin, 6 milyon insanı yok saymaktır bu.
Ben milli iradeye milli irade demem, milli irade benim olmadıkça!
[1] - Sosifi - Türkiye'nin çok bilinmeyenli denklemi http://sosifi.blogspot.com.tr/2015/07/turkiyenin-cok-bilinmeyenli-denklemi.html
[2] - http://www.cnnturk.com/haber/turkiye/pkkdan-ceylanpinarda-sehit-edilen-polislerle-ilgili-aciklama
[3] - Nuray Mert - Savaş yenilgidir barış istiyoruz http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/349311/Savas_yenilgidir__baris_istiyoruz_.html
Anlaşılan o ki, Erdoğan AKP iktidardan düşünce barış sürecinin partiye oy olarak geri dönüşü olmadığını gördü ve barış sürecini kolayca rafa kaldırdı. Savaşı körükleyen ve milliyetçi söylemini 1 aydır sürdürüyor. Bu haliyle MHP'ye kaçan seçmenini geri alma hesabında. Fakat bu o kadar da kolay olmayabilir. Şayet halk savaş halinden ciddi halde rahatsız. Zaten anket sonuçlarından halkın çözüm sürecine desteğinin yüzde 70 olduğunu biliyoruz. Bu durumda bir sonraki seçime kadar bu hesabın ne kadar tutacağını bilemeyeceğiz.
Yine önceki yazımda HDP-PKK arasındaki güç dengesi karmaşıklığından ve Demirtaş'ın saldırılarla ilgili açıklama yapması gerektiğinden bahsetmiştim.[1] Kendisi de daha sonra yaptığı açıklamalarda HDP ile PKK'nın kesinlikle farklı oluşumlar olduğu ve farklı metodlar izlediğini bildirip, devletin ve PKK'nın ateşkes yapmasını istedi. Bu bence seçmenin iç rahatlığı açısından da önemli oldu. Çünkü bir kısım seçmen HDP-PKK ilişkisinin muğlaklığından rahatsız olabiliyordu. Aslında hangi partiden, görüşten, milletten olursa olsun bu durumda iki taraf var: savaşmak isteyenlerle barış isteyenler. Barış isteyen herkesin sesini gür şekilde çıkarıp olanlara karşı çıkması askeri operasyonların tabanlardaki siyasi fonksiyonunu da zayıflatır. Eskiden şehit cenazelerinde vatan naraları yükselirken artık insanlar ülke yöneticilerine isyan ediyor, ki olması gereken de bu. Unutmamak lazım ki birilerinin iktidar kavgasından dolayı olanlar oluyor.
PKK'ya karşı operasyonlar ve örgütün cevapları devam ederken Doğu ve Güneydoğu'da bazı bölgelerde savaş hali yaşanıyor. Silopi, Lice, Cizre, Varto ve Silvan'da örgütün öz yönetim ilan etmesi ve yollara hendekler kazması üzerine devlet de ilçelere giriş çıkış yasağı koydu. Çatışmanın sivil kayıplara yol açması en üzücü nokta. Devlet orada olağanüstü halde de vatandaşının canını korumayla yükümlü. Durumun ilginç hali o bölgeden meclise girmiş HDP vekilleri de ilçelere girip çıkamıyor. Örgüt bu bağlamda HDP'nin yine elini kolunu bağlamış oldu. Örgütün son 1 ay içindeki faaliyetleri HDP'nin siyasal hamle alanını son derece azalttı. Kuvvetle muhtemel gerçekleşecek erken seçimlerde bu bölgelerde sandık kurmak ve güvenli şekilde seçim yapmak çok zor olacak. Burada seçimin düzgün şekilde yapılamaması nihai kertede kimsenin işine gelmez, geleceği sanılsa bile.
Tüm bu 'oynanan oyunlar' bir yana, koalisyon hala kurulamadı. Aslında iş dünyası ve seçmenler arasında AKP-CHP koalisyonu beklentisi vardı fakat 32 gün süren görüşmeler sonunda bir koalisyon çıkmadı. Üstelik Kılıçdaroğlu AKP'nin koalisyon dahi teklif etmediğini sadece birlikte seçim hükumeti kurmayı teklif ettiğini söyledi. Unutmamak gerekir ki, CHP seçimden bugüne kadar en sorumlu ve uzlaşıcı parti konumundaydı fakat tek başına yapabileceği bir şey yok. Seçim akşamı sonuçlardan sonra bazı AKP'li vekiller halkın kaosu seçtiğini, ekonominin ve siyasal istikrarın bozulacağını söylüyorlardı. Ortalığın savaş yerine dönmesine göz yumup tüm koalisyonlara da set çekerek buna ne yazık ki ön ayak oldular. Türkiye'nin ekonomik ve siyasal anlamda açmazda olduğu bu dönemde cumhurbaşkanı tüm koalisyonlara karşı çıktı. Hatta öyle ki koalisyon kurma görevini iade eden Davutoğlu'ndan sonra görevi teamüle göre Kılıçdaroğlu'na vermesi gerekirken vermiyor. Birkaç gün önce de ülkede yönetim sisteminin fiilen değiştiğini ve anayasanın buna uydurulması gerektiğini söyledi. Bu en hafif tabirle 'sivil darbe'dir.
Aslında ona göre olması gereken kendisi için çalışacak tek başına iktidar AKP hükumeti. Yani seçmen 7 Haziran'da yanlış karar verdi. Kendisi bu 'hatanın' bedelini ağır şekilde halka ödetiyor. 21 Ağustos'ta yaptığı açıklamaya da göre 1 Kasım'da erken seçim var. Yıllardır 'milli irade' diye ortalığı yıkanlar şimdi milli iradenin verdiği mesajı almıyor, hatta milleti suçluyor. Çok yazık ki 6 milyonun üstünde oy almış bir parti de bu sırada yok sayılıyor ve hedef haline getiriliyor. Parti veya siyasi durumu geçin, 6 milyon insanı yok saymaktır bu.
Ben milli iradeye milli irade demem, milli irade benim olmadıkça!
[1] - Sosifi - Türkiye'nin çok bilinmeyenli denklemi http://sosifi.blogspot.com.tr/2015/07/turkiyenin-cok-bilinmeyenli-denklemi.html
[2] - http://www.cnnturk.com/haber/turkiye/pkkdan-ceylanpinarda-sehit-edilen-polislerle-ilgili-aciklama
[3] - Nuray Mert - Savaş yenilgidir barış istiyoruz http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/349311/Savas_yenilgidir__baris_istiyoruz_.html
28 Temmuz 2015 Salı
Türkiye'nin çok bilinmeyenli denklemi
2011 Arap Baharı'ndan sonra AKP eski çizgisinden farklı bir yöne doğru ilerledi. Davutoğlu'nun da yükseldiği yıllar bundan sonrasına tekabül etti. "Neo-Osmanlıcılık" olarak da adlandırılan bu politika bölgede lider ve 'abi' ülke olmayı, Sünni Müslüman bir blok kurmayı, hatta sınır olarak genişlemeyi bile içeriyordu. Cumhuriyetçi döneme ve ideolojiye misilleme olarak Misak-ı Milli sınırlarına aslında yeni ulaşılacağı anlatılıyor ve muhafazakar medya tarafından da cilalanıyordu. Ama içeride ve dışarıda işler yolunda gitmedi AKP adına. İçeride 7 Şubat MİT olayı, Gezi Parkı Eylemleri, 17/25 Aralık süreci, muazzam boyutta yolsuzluk iddiaları hükumeti yıpratırken, dış politikada ise kurulan anti-Esad tezi Türkiye'yi komşuları arasında bölgede zor duruma soktu.
Tüm bunlar olurken ülkenin en önemli sorunu olan Kürt meselesinde iyi gelişmeler oldu. 2013 Newrozunda Diyarbakır'da Öcalan'ın mesajı okundu. Çok kısa süre önce biten ateşkes dönemi başladı. Burada iktidar ile Kürt hareketini birleştiren unsur Kürt hareketinin sosyalist geçmişine rağmen Öcalan'ın mesajında belirttiği 'Ortak İslam çatısı' idi bence. Kürt hareketi içerisindeki sosyalist kanat bundan rahatsız olsa da barış uğruna kimse bu tip detayları sorun görmedi. Çözüm süreci söylemi sürerken iktidar deyim yerindeyse 2 yıldır geveledi. Dolmabahçe görüşmesi gibi adımlar atıldığında da bu sefer Cumhurbaşkanı ile eski partisi arasında makas açıldı ve atılan adım pasifize edildi. Çözüm sürecini ve meseleyi tehlikeye iten 7 Haziran seçim döneminde iktidar partisinin kendisi oldu. Mesela hükumetin önemli isimlerinden Akdoğan, "HDP barajı aşarsa çözüm süreci biter" gibi sert ifadelerde bulundu. AKP'nin endişeyle beklediği seçim gerçekleşti ve parti tarihinde ilk kez hükumet kuracak çoğunluğu elde edemedi. HDP yüzde 13 gibi şaşırtıcı yüksek oranda bir oy alıp 'Türkiyelileşme' yolunda önemli adım attı.
Seçimin üzerinden 50 gün geçti. Sonuçlardan sonra ilk bir kaç gün bayram havası esti muhalifler arasında. Optimist muhalefet CHP-MHP-HDP koalisyonu kurulup yolsuzluklar, barajın indirilmesi, iç güvenlik yasasının iptali, hukukta yapılması gereken belli reformlar gibi konularda adımlar atmasını bekledi. Bu sırada AKP'nin MHP ile milliyetçi bir cephe oluşturması da gündemdeydi. Ama bu olsa dahi Erdoğan'ın başkanlık hayali suya düşmüştü ve kesinlikle tedavülden kalkmıştı. En azından genel kanı bu yöndeydi. Şimdi son 50 güne bakıldığında bu yanılgının sebebinin politik hipermetropluk olduğu açık. Buna sebep olan da belki uzun süredir beklenilen AKP yenilgisinin (İktidar olamaması bir yenilgi olarak kabul edilebilir) yarattığı zafer sarhoşluğu diyelim. Bu geçici sarhoşluk dönemine eski CHP milletvekili Aykan Erdemir "Yanlış Bahar" tanımlaması yaptı.[1]
Son 1 hafta ise Türkiye için oldukça acılı geçti. Önce Suruç'taki patlama, daha sonra öldürülen polisler ve askerler toplumu derin bir üzüntüye ve endişeye, ülkeyi ise kaosa sürükledi. Son 1 buçuk yılda IŞİD'e sınırda gösterilen tolerans sonucu dış basının da aktardığı gibi Türkiye cihatçıların lojistik üssü oldu. Özgür Mumcu'ya göre hükumet örgütü hısım olarak görmedi fakat hasım olarak da görmedi.[2] Ayrıca Özgür Suriye Ordusu'na Esad'ı yıkmak için verilen mühimmat desteği örgütün dağılmasıyla dolaylı da olsa IŞİD'in işine geldi. Fakat hükumet bu iddiaları hep yalanladı. Zamanlaması gerçekten de manidar olan Suruç patlaması'ndan sonra bir de benim şahsen anlamsız bulduğum PKK saldırıları sonrası polisler şehit edildi. Cumhurbaşkanı ve geçici hükumetin başındaki isim Davutoğlu yeni bir dönemin başladığını ve Türkiye'nin 1 hafta önceki Türkiye olmadığını açık açık belirtti. Türkiye bir savaş haline geçti. IŞİD'e karşı çok öncelerden atılması gereken adımlar yeni atılmaya başlandı. Operasyonlara başlandığı anda 1000'in üzerinde kişiyi tutuklamanın açıklaması bence olamaz. 'Geç olsun güç olmasın' anlayışı devleti böyle bir coğrafyada çok zora sokar. IŞİD'le beraber PKK hedefleri de vurulmaya başlandı. Hatta benim de inandığım şekliyle IŞİD'den daha çok PKK'ya karşı bir operasyon başladı. PKK'nın saldırıları üzerine ateşkesin bitmesi insanlara hala bu saldırıların sebebinin ne olduğunu sorgulatıyor.
Cumhurbaşkanının başkanlık hayalinin sürmesi için erken seçim olması lazım. AKP artık çözüm sürecinin bittiğini açık şekilde gösterdiğine göre milliyetçi oylara yöneldiği de bir o kadar açık. Burada bir kişinin şahsi menfaatlerinin ülke menfaatinin önüne geçtiği de maalesef aşikar. Burada Kürt hareketindeki güç dengelerindeki dağılım bozukluğu konunun Kürtler açısından en büyük açmazı. HDP yüzde 13 oyla meclise girerken de Demirtaş adeta yükselen bir siyasi figür oldu. PKK saldırılarıyla ilgili de net bir tavır ortaya koymalı. Fakat burada Demirtaş'ı sahneden dışarıya çıkarmak isteyen sadece hükumet tarafı da olmayabilir. Kürt hareketi siyasetle çözüme gidecekse HDP'ye tam temsiliyet vermeli. Eğer PKK HDP'ye bu temsiliyeti vermezse, HDP'nin ülke genelinde kazandığı meşruiyet maalesef yararsızlaşır ve boşa çıkar. O yüzden şuan herkes öncelik olarak savaşmamayı almalı. Türkiye'nin güney sınırlarında Ahrar, IŞİD, ÖSO, El Nusra gibi tehlikeli örgütler varken ve genel olarak coğrafya politik anlamda mayınlıyken; Türkiye'nin Kürt sorununu çözerek dış politika uygulaması kuşkusuz çok bilinmeyenli orta doğu denkleminde en azından önemli bilinmeyeni ortadan kaldırırdı. Ama ne yazık ki tek değil çift tarafta savaş veren bir ülke konumunda şuan Türkiye.
Dış politikada iflasın sonucu savaş oldu. Umalım ki daha kötü olmasın.
Not: Aslında çok tartışılan AKP-CHP koalisyonuna dair bir yazı yazma fikri kafamdaydı ama son olaylardan sonra onu tartışmak lüks olurdu. Biraz geniş bir konu olduğu için de bu yazıya serpiştirmek istemedim.
[1] - Aykan Erdemir - Turkey's False Spring
http://www.nationalinterest.org/feature/turkey%E2%80%99s-false-spring-13438
[2] Özgür Mumcu - Pişkin Dış Politika
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/327979/Piskin_dis_politika.html
Tüm bunlar olurken ülkenin en önemli sorunu olan Kürt meselesinde iyi gelişmeler oldu. 2013 Newrozunda Diyarbakır'da Öcalan'ın mesajı okundu. Çok kısa süre önce biten ateşkes dönemi başladı. Burada iktidar ile Kürt hareketini birleştiren unsur Kürt hareketinin sosyalist geçmişine rağmen Öcalan'ın mesajında belirttiği 'Ortak İslam çatısı' idi bence. Kürt hareketi içerisindeki sosyalist kanat bundan rahatsız olsa da barış uğruna kimse bu tip detayları sorun görmedi. Çözüm süreci söylemi sürerken iktidar deyim yerindeyse 2 yıldır geveledi. Dolmabahçe görüşmesi gibi adımlar atıldığında da bu sefer Cumhurbaşkanı ile eski partisi arasında makas açıldı ve atılan adım pasifize edildi. Çözüm sürecini ve meseleyi tehlikeye iten 7 Haziran seçim döneminde iktidar partisinin kendisi oldu. Mesela hükumetin önemli isimlerinden Akdoğan, "HDP barajı aşarsa çözüm süreci biter" gibi sert ifadelerde bulundu. AKP'nin endişeyle beklediği seçim gerçekleşti ve parti tarihinde ilk kez hükumet kuracak çoğunluğu elde edemedi. HDP yüzde 13 gibi şaşırtıcı yüksek oranda bir oy alıp 'Türkiyelileşme' yolunda önemli adım attı.
Seçimin üzerinden 50 gün geçti. Sonuçlardan sonra ilk bir kaç gün bayram havası esti muhalifler arasında. Optimist muhalefet CHP-MHP-HDP koalisyonu kurulup yolsuzluklar, barajın indirilmesi, iç güvenlik yasasının iptali, hukukta yapılması gereken belli reformlar gibi konularda adımlar atmasını bekledi. Bu sırada AKP'nin MHP ile milliyetçi bir cephe oluşturması da gündemdeydi. Ama bu olsa dahi Erdoğan'ın başkanlık hayali suya düşmüştü ve kesinlikle tedavülden kalkmıştı. En azından genel kanı bu yöndeydi. Şimdi son 50 güne bakıldığında bu yanılgının sebebinin politik hipermetropluk olduğu açık. Buna sebep olan da belki uzun süredir beklenilen AKP yenilgisinin (İktidar olamaması bir yenilgi olarak kabul edilebilir) yarattığı zafer sarhoşluğu diyelim. Bu geçici sarhoşluk dönemine eski CHP milletvekili Aykan Erdemir "Yanlış Bahar" tanımlaması yaptı.[1]
Son 1 hafta ise Türkiye için oldukça acılı geçti. Önce Suruç'taki patlama, daha sonra öldürülen polisler ve askerler toplumu derin bir üzüntüye ve endişeye, ülkeyi ise kaosa sürükledi. Son 1 buçuk yılda IŞİD'e sınırda gösterilen tolerans sonucu dış basının da aktardığı gibi Türkiye cihatçıların lojistik üssü oldu. Özgür Mumcu'ya göre hükumet örgütü hısım olarak görmedi fakat hasım olarak da görmedi.[2] Ayrıca Özgür Suriye Ordusu'na Esad'ı yıkmak için verilen mühimmat desteği örgütün dağılmasıyla dolaylı da olsa IŞİD'in işine geldi. Fakat hükumet bu iddiaları hep yalanladı. Zamanlaması gerçekten de manidar olan Suruç patlaması'ndan sonra bir de benim şahsen anlamsız bulduğum PKK saldırıları sonrası polisler şehit edildi. Cumhurbaşkanı ve geçici hükumetin başındaki isim Davutoğlu yeni bir dönemin başladığını ve Türkiye'nin 1 hafta önceki Türkiye olmadığını açık açık belirtti. Türkiye bir savaş haline geçti. IŞİD'e karşı çok öncelerden atılması gereken adımlar yeni atılmaya başlandı. Operasyonlara başlandığı anda 1000'in üzerinde kişiyi tutuklamanın açıklaması bence olamaz. 'Geç olsun güç olmasın' anlayışı devleti böyle bir coğrafyada çok zora sokar. IŞİD'le beraber PKK hedefleri de vurulmaya başlandı. Hatta benim de inandığım şekliyle IŞİD'den daha çok PKK'ya karşı bir operasyon başladı. PKK'nın saldırıları üzerine ateşkesin bitmesi insanlara hala bu saldırıların sebebinin ne olduğunu sorgulatıyor.
Cumhurbaşkanının başkanlık hayalinin sürmesi için erken seçim olması lazım. AKP artık çözüm sürecinin bittiğini açık şekilde gösterdiğine göre milliyetçi oylara yöneldiği de bir o kadar açık. Burada bir kişinin şahsi menfaatlerinin ülke menfaatinin önüne geçtiği de maalesef aşikar. Burada Kürt hareketindeki güç dengelerindeki dağılım bozukluğu konunun Kürtler açısından en büyük açmazı. HDP yüzde 13 oyla meclise girerken de Demirtaş adeta yükselen bir siyasi figür oldu. PKK saldırılarıyla ilgili de net bir tavır ortaya koymalı. Fakat burada Demirtaş'ı sahneden dışarıya çıkarmak isteyen sadece hükumet tarafı da olmayabilir. Kürt hareketi siyasetle çözüme gidecekse HDP'ye tam temsiliyet vermeli. Eğer PKK HDP'ye bu temsiliyeti vermezse, HDP'nin ülke genelinde kazandığı meşruiyet maalesef yararsızlaşır ve boşa çıkar. O yüzden şuan herkes öncelik olarak savaşmamayı almalı. Türkiye'nin güney sınırlarında Ahrar, IŞİD, ÖSO, El Nusra gibi tehlikeli örgütler varken ve genel olarak coğrafya politik anlamda mayınlıyken; Türkiye'nin Kürt sorununu çözerek dış politika uygulaması kuşkusuz çok bilinmeyenli orta doğu denkleminde en azından önemli bilinmeyeni ortadan kaldırırdı. Ama ne yazık ki tek değil çift tarafta savaş veren bir ülke konumunda şuan Türkiye.
Dış politikada iflasın sonucu savaş oldu. Umalım ki daha kötü olmasın.
Not: Aslında çok tartışılan AKP-CHP koalisyonuna dair bir yazı yazma fikri kafamdaydı ama son olaylardan sonra onu tartışmak lüks olurdu. Biraz geniş bir konu olduğu için de bu yazıya serpiştirmek istemedim.
[1] - Aykan Erdemir - Turkey's False Spring
http://www.nationalinterest.org/feature/turkey%E2%80%99s-false-spring-13438
[2] Özgür Mumcu - Pişkin Dış Politika
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/327979/Piskin_dis_politika.html
5 Haziran 2015 Cuma
7 Haziran'a Doğru
7 Haziran 2015 günü Türkiye için genel seçim günü. Son 14 ayda ülkemizde olacak 3. seçim.(Yerel, cumhurbaşkanlığı seçimleri) Politik anlamda aşırı elektrik yüklü ve bir o kadar da yorulmuş durumdayız. Seçimlere girerken genel duruma, alternatiflere ve oluşabilecek durumlara bir göz atalım.
AKP iktidarında 12 yıl bitti, 13.yıl içerisindeyiz. 2002, 2007 ve 2011 seçimlerinde oyunu hep artırarak 3 kere üst üste tek başına iktidar olma başarısı gösteren AKP, özellikle 2011'den sonra anti demokratik tavırlarını artırmaya, kendi dünya görüşünden farklı yaşam tarzlarına karışmaya ve her alanda devletin de enstrümanlarını kullanarak sertleşmeye gitti. Aslında burada bunun sebebinin partinin genel bir duruşu mu olduğu yoksa Başbakan Erdoğan'ın kişisel tercihlerinin güçlü liderliğiyle parti tavrına dönüşmesi mi olduğu önemli. Bu sertlik Gezi ile tavan yaptı. Cemaat-AKP ayrışmasının da en üst düzeye çıkıp 17-25 Aralık olaylarının yaşanmasından sonra pro-aktif paranoyak bir iktidara dönüşüldü. "Dış mihraklar, üst akıllar, paraleller" artık her AKP açıklamasında cirit atıyordu.
AKP artık tamamen kendinden olmayanı yok sayan totaliter bir rejim haline geldi. Yukarıda dediğim gibi AKP bu günlere parti olarak değil, eski başbakan şimdiki cumhurbaşkanı Erdoğan'ın izinde geldi. Cumhurbaşkanlığına seçilip tarafsızlık yeminini ettikten sonra da beklendiği gibi son derece taraflı tavrına devam etti. Başkanlık sistemi ise kendisinin en büyük ideali. Bu ideale bu kadar tutunmasının sebebi erkin ve tüm devlet enstrümanlarının kayıtsız şartsız kendi egemenliğinde olmasını istemesi. Aslında başka bir konjonktürde olsak başkanlık sistemi de gayet tartışılabilir bir durumken, Erdoğan'ın başkanlığını ise tartışacak pek bir şey yok. Erdoğan'ın başkanlığı ülkenin parmaklarının ucunda olan demokrasiyi iyice kaydırıp uzaklaştıracak ve toplumu kalan hukuk, eğitim ve sosyal kırıntılardan da edecektir. Cengiz Çandar'a göre 7 Haziran Seçimi'nde halkın başkanlık konusunda vereceği ön karar Türkiye'yi Orta Doğu bataklığına sürecek ya da en azından kendini koruyacak.[1] Bu durumda ülkede artık bir AKP sorunu değil, Erdoğan sorunu olduğunu söylemek doğru bir tespittir.
CHP ilk kez bu seçimlere güçlü projeleriyle ve sağlam ekonomik kadrosu ile hazırlandı. Seçim kampanyası da çok başarılıydı. Ülkede ne olursa olsun CHP'ye oy vermeyecek (bir kısmı da haklı) ciddi bir çoğunluk var. Ama CHP, alabileceği oy potansiyeline iyi yöneldi. AKP kampanya döneminde kendini bırakıp CHP'nin projelerine cevap vermeye çalıştı. Günlük 40 bin TL elektrik faturası, 700 milyon liralık cam masrafı, 800 milyon liralık güvenlik masrafı olan Ak-Saray'ı savunanlar, CHP'nin 1500 liralık asgari ücret planına "Kaynak nerede?" diye soracak gamsızlık içerisinde bulundular. CHP'nin yıllarca kanayan yarası Kürt sorunu hakkında Kılıçdaroğlu açıkça "Biz mecliste çözmeye hazırız" açıklaması yaptı. Ve "Merkez Türkiye" projesi. CHP'nin bu seçimdeki en önemli projesi. Anadolu'da kurulacak özel yasalara sahip bir bölge ile Türkiye'yi lojistik üs haline getirecek bu proje GSYİH'e doğrudan 140 milyar dolar katkıda bulunacak ve istihdamı artıracak. Bu projenin detaylarına girmeden şunu söyleyebilirim ki; bu projenin ekonomik katkısının yanında asıl önemli olan sosyolojik ve demografik bir dönüşüm yaratabilecek potansiyele sahip olması. İstanbul'un artık kapasitesinin çok zorlandığı çok açık ve Anadolu'da yeni bir merkez bölgenin durağan insan yapısını değiştirebilecek ve daha çoğul bir Anadolu oluşmasına yardımcı olacaktır. Aslında Türkiye'de coğrafi açıdan 3 siyasi blok var; Batıda AKP-CHP, Anadolu'da AKP-MHP, Doğuda AKP-HDP. Bloklar arası oy geçişinin zor olması ülkedeki sosyolojik yapının durağanlığından kaynaklanıyor. İşte "Merkez Türkiye" projesi ekonomik katkısının yanında Anadolu'ya getirebileceği çoğulcu yapıyla da dikkatimi çekiyor. CHP iktidarının olma şansı çok düşük olduğundan ise proje ne yazık ki şimdilik uzak.
MHP bu seçimlerin açık ara en durağan partisi. Duyurabildiği bir program olmadığı gibi, ekonomik projeleri de yok. Zaten "milliyetçiliği" ile yeterince dar bir sosyolojik tabana hitap eden parti, Türkiye'nin en önemli sorunu Kürt Sorunu'na da ontolojik yapısı itibariyle çözüm getirmekten çok uzak. Yine de puanını artıracak olması AKP'den uzaklaşan milliyetçi seçmenin başka alternatifinin bulunmaması.
HDP bu seçimlerin adeta başrol oyuncusu oldu. İlk kez parti olarak seçimlere girecek Kürt Hareketi, artık sadece bölgesinin değil tüm Türkiye'nin partisi olma iddiasında. Şimdiye kadar başarılı da oldu. Barajı aşıp aşmaması çok kritik tabi ki. Seçimlere çok yaklaştığımız bu günlerde HDP'nin barajı aşması ve AKP'nin bırakın ileride referandum yapabilecek 330 vekili bulmayı, tek başına bile iktidar olamayabileceği ciddi bir ihtimal. İktidar çevresi HDP aleyhine hem söylem hem de eylem olarak yapmadığını bırakmıyor. HDP seçmen ve aday skalası aşırı geniş. Solculardan liberallere, dindarlardan sekülere kadar insanlar HDP şemsiyesi altına girmiş durumdalar. Demirtaş'ın hakkını verelim. Adeta yıldız gibi parladı, kısa sürede bir sembol haline geldi. Umarım kendine inananları hayal kırıklığına uğratmaz. Cumhurbaşkanı'nın zırt pırt yaptığı açılış mitingleriyle ilgili olarak "Evde gazoz mu açıyorsunuz, çağırın gelsin" gibi esprileriyle kendi seçmeni olsun olmasın herkesi güldürmeyi başardı. Türkiye'de zaten Kürt sorununun çözümü için Kürtlerin mecliste olması çok doğal, ki artık bu parti kendisi için açıkça "Biz Kürt partisi değiliz, Kürt sorunu gibi bir çok sorunun çözümüne ortak olmak isteyen bir Türkiye partisiyiz" diyebiliyor.
Gelelim HDP'nin barajı aşıp aşmaması konusunda anlaşamayan ulusalcı ve laik kesime. HDP=PKK denklemini kurabilecek kadar sığ olmak veya hala Kürt kimliğini yok sayabilecek kadar faşist olmak çağ dışı. Yılmaz Özdil ile AKP'nin aynı çizgide olduğu bir konunun ne kadar komik olduğu zaten açık. Ahmet Hakan da kendisine gereken cevabı "Ebleh faşist" diyerek verdi zaten.[2] Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde ne kadar parti olursa o kadar iyi, ne kadar farklı ses olursa o kadar iyi, demokrasimiz o kadar güçlü demektir. Ayrıca zamanında İslamcılar, solcular ve Kürtler aşamasın diye konulan barajı Kürtler de aşarsa sistemin zaten yenilenmeye muhtaç olduğu iyice ortaya çıkacaktır. Gezi'de ceberrut devletin neler yapabildiğini gören batılı kesim geçmişte daha ağır şekilde mağdur olmuş kesimle arasındaki köprüleri hızla kurabilmeli.
HDP fobisi ise en çok iktidar çevresinde. Yıllardır CHP ve MHP'nin yaratamadığı panik HDP tarafından yaratılmış durumda. Barajın geçilmesi belki de AKP devrinin sonunu getirebilir. Öyle ki, "HDP'nin barajı geçmesi antidemokratik olur", "HDP barajı geçerse çözüm süreci biter" gibi son derece abes açıklamalar geliyor. Bu AKP'nin çok yol kat ettiği Kürt konusunda yıllardır attığı adımların samimiyetini de sorgulanabilir hale getiriyor.
Seçim inşallah ülkemiz için aydınlık günlerin aracısı olur.
[1] - Cengiz Çandar - 29 Mayıs'tan 7 Haziran'a bakış http://www.radikal.com.tr/yazarlar/cengiz_candar/29_mayistan_7_hazirana_bakis-1367857
[2] - Ahmet Hakan - Hay HDP kadar baraj dökülsün üzerinize
http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/ahmet-hakan_131/hay-hdp-kadar-baraj-dokulsun-ustunuze_29199532
AKP iktidarında 12 yıl bitti, 13.yıl içerisindeyiz. 2002, 2007 ve 2011 seçimlerinde oyunu hep artırarak 3 kere üst üste tek başına iktidar olma başarısı gösteren AKP, özellikle 2011'den sonra anti demokratik tavırlarını artırmaya, kendi dünya görüşünden farklı yaşam tarzlarına karışmaya ve her alanda devletin de enstrümanlarını kullanarak sertleşmeye gitti. Aslında burada bunun sebebinin partinin genel bir duruşu mu olduğu yoksa Başbakan Erdoğan'ın kişisel tercihlerinin güçlü liderliğiyle parti tavrına dönüşmesi mi olduğu önemli. Bu sertlik Gezi ile tavan yaptı. Cemaat-AKP ayrışmasının da en üst düzeye çıkıp 17-25 Aralık olaylarının yaşanmasından sonra pro-aktif paranoyak bir iktidara dönüşüldü. "Dış mihraklar, üst akıllar, paraleller" artık her AKP açıklamasında cirit atıyordu.
AKP artık tamamen kendinden olmayanı yok sayan totaliter bir rejim haline geldi. Yukarıda dediğim gibi AKP bu günlere parti olarak değil, eski başbakan şimdiki cumhurbaşkanı Erdoğan'ın izinde geldi. Cumhurbaşkanlığına seçilip tarafsızlık yeminini ettikten sonra da beklendiği gibi son derece taraflı tavrına devam etti. Başkanlık sistemi ise kendisinin en büyük ideali. Bu ideale bu kadar tutunmasının sebebi erkin ve tüm devlet enstrümanlarının kayıtsız şartsız kendi egemenliğinde olmasını istemesi. Aslında başka bir konjonktürde olsak başkanlık sistemi de gayet tartışılabilir bir durumken, Erdoğan'ın başkanlığını ise tartışacak pek bir şey yok. Erdoğan'ın başkanlığı ülkenin parmaklarının ucunda olan demokrasiyi iyice kaydırıp uzaklaştıracak ve toplumu kalan hukuk, eğitim ve sosyal kırıntılardan da edecektir. Cengiz Çandar'a göre 7 Haziran Seçimi'nde halkın başkanlık konusunda vereceği ön karar Türkiye'yi Orta Doğu bataklığına sürecek ya da en azından kendini koruyacak.[1] Bu durumda ülkede artık bir AKP sorunu değil, Erdoğan sorunu olduğunu söylemek doğru bir tespittir.
CHP ilk kez bu seçimlere güçlü projeleriyle ve sağlam ekonomik kadrosu ile hazırlandı. Seçim kampanyası da çok başarılıydı. Ülkede ne olursa olsun CHP'ye oy vermeyecek (bir kısmı da haklı) ciddi bir çoğunluk var. Ama CHP, alabileceği oy potansiyeline iyi yöneldi. AKP kampanya döneminde kendini bırakıp CHP'nin projelerine cevap vermeye çalıştı. Günlük 40 bin TL elektrik faturası, 700 milyon liralık cam masrafı, 800 milyon liralık güvenlik masrafı olan Ak-Saray'ı savunanlar, CHP'nin 1500 liralık asgari ücret planına "Kaynak nerede?" diye soracak gamsızlık içerisinde bulundular. CHP'nin yıllarca kanayan yarası Kürt sorunu hakkında Kılıçdaroğlu açıkça "Biz mecliste çözmeye hazırız" açıklaması yaptı. Ve "Merkez Türkiye" projesi. CHP'nin bu seçimdeki en önemli projesi. Anadolu'da kurulacak özel yasalara sahip bir bölge ile Türkiye'yi lojistik üs haline getirecek bu proje GSYİH'e doğrudan 140 milyar dolar katkıda bulunacak ve istihdamı artıracak. Bu projenin detaylarına girmeden şunu söyleyebilirim ki; bu projenin ekonomik katkısının yanında asıl önemli olan sosyolojik ve demografik bir dönüşüm yaratabilecek potansiyele sahip olması. İstanbul'un artık kapasitesinin çok zorlandığı çok açık ve Anadolu'da yeni bir merkez bölgenin durağan insan yapısını değiştirebilecek ve daha çoğul bir Anadolu oluşmasına yardımcı olacaktır. Aslında Türkiye'de coğrafi açıdan 3 siyasi blok var; Batıda AKP-CHP, Anadolu'da AKP-MHP, Doğuda AKP-HDP. Bloklar arası oy geçişinin zor olması ülkedeki sosyolojik yapının durağanlığından kaynaklanıyor. İşte "Merkez Türkiye" projesi ekonomik katkısının yanında Anadolu'ya getirebileceği çoğulcu yapıyla da dikkatimi çekiyor. CHP iktidarının olma şansı çok düşük olduğundan ise proje ne yazık ki şimdilik uzak.
MHP bu seçimlerin açık ara en durağan partisi. Duyurabildiği bir program olmadığı gibi, ekonomik projeleri de yok. Zaten "milliyetçiliği" ile yeterince dar bir sosyolojik tabana hitap eden parti, Türkiye'nin en önemli sorunu Kürt Sorunu'na da ontolojik yapısı itibariyle çözüm getirmekten çok uzak. Yine de puanını artıracak olması AKP'den uzaklaşan milliyetçi seçmenin başka alternatifinin bulunmaması.
HDP bu seçimlerin adeta başrol oyuncusu oldu. İlk kez parti olarak seçimlere girecek Kürt Hareketi, artık sadece bölgesinin değil tüm Türkiye'nin partisi olma iddiasında. Şimdiye kadar başarılı da oldu. Barajı aşıp aşmaması çok kritik tabi ki. Seçimlere çok yaklaştığımız bu günlerde HDP'nin barajı aşması ve AKP'nin bırakın ileride referandum yapabilecek 330 vekili bulmayı, tek başına bile iktidar olamayabileceği ciddi bir ihtimal. İktidar çevresi HDP aleyhine hem söylem hem de eylem olarak yapmadığını bırakmıyor. HDP seçmen ve aday skalası aşırı geniş. Solculardan liberallere, dindarlardan sekülere kadar insanlar HDP şemsiyesi altına girmiş durumdalar. Demirtaş'ın hakkını verelim. Adeta yıldız gibi parladı, kısa sürede bir sembol haline geldi. Umarım kendine inananları hayal kırıklığına uğratmaz. Cumhurbaşkanı'nın zırt pırt yaptığı açılış mitingleriyle ilgili olarak "Evde gazoz mu açıyorsunuz, çağırın gelsin" gibi esprileriyle kendi seçmeni olsun olmasın herkesi güldürmeyi başardı. Türkiye'de zaten Kürt sorununun çözümü için Kürtlerin mecliste olması çok doğal, ki artık bu parti kendisi için açıkça "Biz Kürt partisi değiliz, Kürt sorunu gibi bir çok sorunun çözümüne ortak olmak isteyen bir Türkiye partisiyiz" diyebiliyor.
Gelelim HDP'nin barajı aşıp aşmaması konusunda anlaşamayan ulusalcı ve laik kesime. HDP=PKK denklemini kurabilecek kadar sığ olmak veya hala Kürt kimliğini yok sayabilecek kadar faşist olmak çağ dışı. Yılmaz Özdil ile AKP'nin aynı çizgide olduğu bir konunun ne kadar komik olduğu zaten açık. Ahmet Hakan da kendisine gereken cevabı "Ebleh faşist" diyerek verdi zaten.[2] Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde ne kadar parti olursa o kadar iyi, ne kadar farklı ses olursa o kadar iyi, demokrasimiz o kadar güçlü demektir. Ayrıca zamanında İslamcılar, solcular ve Kürtler aşamasın diye konulan barajı Kürtler de aşarsa sistemin zaten yenilenmeye muhtaç olduğu iyice ortaya çıkacaktır. Gezi'de ceberrut devletin neler yapabildiğini gören batılı kesim geçmişte daha ağır şekilde mağdur olmuş kesimle arasındaki köprüleri hızla kurabilmeli.
HDP fobisi ise en çok iktidar çevresinde. Yıllardır CHP ve MHP'nin yaratamadığı panik HDP tarafından yaratılmış durumda. Barajın geçilmesi belki de AKP devrinin sonunu getirebilir. Öyle ki, "HDP'nin barajı geçmesi antidemokratik olur", "HDP barajı geçerse çözüm süreci biter" gibi son derece abes açıklamalar geliyor. Bu AKP'nin çok yol kat ettiği Kürt konusunda yıllardır attığı adımların samimiyetini de sorgulanabilir hale getiriyor.
Seçim inşallah ülkemiz için aydınlık günlerin aracısı olur.
[1] - Cengiz Çandar - 29 Mayıs'tan 7 Haziran'a bakış http://www.radikal.com.tr/yazarlar/cengiz_candar/29_mayistan_7_hazirana_bakis-1367857
[2] - Ahmet Hakan - Hay HDP kadar baraj dökülsün üzerinize
http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/ahmet-hakan_131/hay-hdp-kadar-baraj-dokulsun-ustunuze_29199532
12 Nisan 2015 Pazar
80 Darbesi sonrası Türkiye'de solun hacmi ve limitleri
Bu yazıya başlarken öncelikle belirtmem gerekir ki başlıkta belirttiğim 'sol' kelimesi Leninist, Marksist ya da Maocu, ağır sosyalizm veya komünizm kokan bir yapıyı tanımlamıyor. Zaten Türkiye'nin politik demografisine biraz aşina olan biri, belirttiğim kavramların tabanını seçim sonuçlarımıza bakarken ancak mikroskopla gözlemleyebilir. Başlıktaki 'sol', Ecevit'in 'Ortanın Solu' diye tabir ettiği sosyal demokrat CHP'den başlayan, fakat burada bitmeyen, mikroskobik sosyalist fraksiyonlara kadar uzanan bir tanım. "Aman canım CHP de sol parti mi?" veya "Oklarından biri milliyetçilik olan parti sol olabilir mi?" diyenleri duyar gibiyim. Tabi ki milliyetçilik oku tartışılabilir bir kavramdır, bu kavramla solun birleşimine Nazi Partisi'ndeki 'Nasyonalist Sosyalizm' kavramını kullanıp da sahip çıkılması çağ dışı olacağı gibi ayıptır da. Ama politikasını ağırlıklı olarak gelir dağılımının adaletinden ortaya koyan, sınıfsal kavramını üretim basamaklarından algılayan bir partiyi Türkiye'de "sol değil" diye eleştirmek de en az DSİP'in (Devrimci Sosyalist İşçi Partisi) yıllarca AKP'yi 'reformist sol parti' gibi görüp desteklemesi kadar komik. Merkez sol olabilir, ortanın solu olabilir, sol liberal de olabilir ama CHP'yi Türk siyasi haritasında teraziye koyacaksak, elimiz mecbur sol tarafa koyacağız.
'Sol' kavramı üzerine şimdilik mutabakata vardığımızı düşünerek yazının asıl kısmına geçelim. 80 darbesi Türkiye'de tüm siyasi hatlarda derin hasarlar, onarılamaz yaralar bırakmıştır. Fakat solun üzerinden adeta silindirle geçmiştir. 1970'li yıllarda Ecevit'in CHP'sinin halkta yarattığı havayı on yıllarca geri gelmeyecek şekilde dağıtmıştır. CHP'nin yüzde 40'larda gezen oy oranını bir daha bırakın tek başına yakalamasını, tüm soldaki partiler bir arada toplayamamıştır. Önce darbeden günümüze genel seçimlerdeki belli başlı noktaları gösterip, daha sonra tüm solun topladığı oylar üzerinden borsacıların ve finansçıların sıkça kullandığı direnç/destek terimleriyle basit bir teknik analiz yapacağız.
1980 darbesi sonrası ilk seçimler askerin gölgesinde 1983'te yapıldı. Tüm siyasi partilerin kapatılmasından sonra yeni kurulan 3 partinin girdiği bu seçimlerde ANAP uzun yıllar sürecek iktidarına adım atarken CHP'nin varisi diye tanımlayabileceğimiz Halkçı Parti %30.46 oy oranıyla ikinci parti oldu.
1987 seçimlerinde ANAP iktidarına devam ederken, belki de Türkiye'nin gördüğü en kaliteli ve entelektüel siyasi lider Erdal İnönü'nün SHP'si %24.74 oy oranıyla ikinci oldu. Siyasi yasağı sona eren Ecevit'in DSP'si ise %8'in biraz üzerinde oy aldı.
ANAP'ın siyasi sahnedeki liderliğinin sona erdiği 1991 seçimlerinde HADEP ülkedeki Kürt kimlik sorununu önceliğine alan ilk bölgesel parti olarak %4.71 oy aldı. 80 darbesi sonrası CHP'nin ilk girdiği seçim olan 1991 seçimi, Refah Partisi'nin en çok oy alarak milli görüşü ve İslamcılığı ülkede en popüler akım haline getirmişti. Aslına bakarsanız cumhuriyetin on yıllarca bastırıp siyasi çembere sokmadığı Kürt akımı partisini kurup seçime girmiş, yine cumhuriyetin eski fobilerinden İslamcılık, birincilik ile ülkedeki kurucu düzene karşı ilk büyük darbeyi vurmuştur.
1999 seçimlerinin sonuçları ise günümüz iktidarının sık sık andığı 'köhne koalisyon dönemi'ni oluşturmuştur. DSP'nin birinci parti olarak çıktığı seçimlerde tüm sol partilerin toplam oyu %36.88'i bularak darbe sonrası zirvesine ulaşmıştı.
2001 ekonomik krizinin ve uzun yıllar hatırlanacak politik krizlerin gölgesinde girilen 2002 seçimlerinde AKP kökeninin uzandığı milli görüşten kopmuş, sık kullanılan tabirle 'milli görüş gömleğini çıkarmıştı.' Türkiye'ye istikrar, demokrasi ve Avrupa Birliği vadeden dönüşmüş bir parti olarak siyasi sahneye çıktı. Türk entelijensiyasının önde gelen entelektüellerinden tutun da, liberaline, solcusuna, başörtüsü taktığı için üniversiteye alınmamış mağdur kadınlara kadar destek görmüş ve toplumda heyecan yaratmıştı. İki partinin barajı geçtiği seçimde AKP %34.28 ile tek başına iktidar koltuğuna oturmuştu. Solda ise CHP %19.39'luk oy alıp, Kürt Hareketi'nin yeni partisi DEHAP %6.22 oy alıyordu. Yine sosyal demokrat olarak olarak tabir edilebilecek partilerden biri Yeni Türkiye Partisi İsmail Cem'in önderliğinde sadece %1.15'lik oyda kalıyordu.
Ekonomik vaatlerini büyük oranda yerine getiren AKP -Kemal Derviş'in seçim öncesi hazırladığı ekonomik paketin büyük önemini unutmayalım- , çok manidar bir muhtıra ve kutuplaştırıcı cumhuriyet mitinglerinin gölgesinde girdiği seçimde oylarını muazzam oranda artırarak. %46.5'e çıkarmıştı. CHP başta olarak tüm sol partilerin toplam oranı %26.94'ü görmüştü. 2002-2007 arası artan refah ve uluslararası prestij dengeleri değiştirmişti.
Bundan sonraki yıllar ise ülkenin çalkalandığı Balyoz, Ergenekon, KCK gibi toplumsal kitleleri kaygıya sevk eden davalarla geçti. Askeri vesayetle hesaplaşma en büyük politik argümandı. Aslında Türkiye demokrasisinin belki de gerçekten geçirmesi gereken süreçler hukuki intikamlarla ve yargısız infazlarla geçiyordu. AKP seçmenini 2011 seçiminde de konsolide etmişti. 2 kişiden 1'i AKP seçmeniydi.
Son seçim olan 2011 seçiminden bu yana geçtiğimiz süreç ise belkide ülke tarihinin en yoğun politik gündemini içine alıyor. Bir önceki paragrafta bahsettiğim davaların üstüne Şike Davası'nın, muazzam büyüklükteki Gezi Parkı Eylemleri'nin, AKP-Cemaat kavgasının, 17-25 Aralık sürecinin, yayınlanan ses kayıtlarının, yerel seçimlerin ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin, iktidar ve Erdoğan'ın sıkça ortaya koyduğu başkanlık sistemi tartışmasının da gündeme eklendiği sansasyonel bir süreç ülkedeki politik uçları iyice kızdırdı ve toplumda gerilimin tavan yapmasına neden oldu.
Darbe sonrasındaki 35 yılı seçimler üzerinden kısacık özetlerken konudan biraz uzaklaşmış olsak da, olayların hepsinin küçük bir fotoğrafını çekmek yapacağımız analizi daha kapsamlı şekilde görmemizi sağlar.
Yazının asıl amacı ülkemizde sol kanadın büyüklüğü ve şimdilik limitleri. Toplam sol oylarını seçimden seçime bir grafiğe dökeceğiz ve finansçıların piyasa analizlerinde kullandığı klasik direnç/destek noktalarına bakacağız. Kısaca özetlersek 'direnç' üstüne çıkılmakta zorlanan seviyeyi, 'destek' ise altına inmenin zor olacağı alt limit anlamına geliyor. Derin teknik analiz yapılırken tabi ki bunların üstüne Bollinger bantları veya Fibonacci numaralarının başını çektiği bir çok metot daha uygulanıyor. Biz basitçe alt ve üst limitlere bakacağız. Bu limitlerin ise en önemli özelliği kırıldıklarında genel trendin değiştiğini göstermeleri. Elimizde 8 seçim sonucu olduğu için aslında az verimiz var ama aşağı yukarı fikirler vermesi açısından yeterli olacaktır. Aşağıda grafik haline dökülmüş figürde yatay eksen yılları, dikey eksen ise ülkede solun toplam oy oranını gösteriyor.
Kırmızı dalgalı çizgi solun seçimlerdeki toplam oyunu gösteriyor. Siyah çizgiler solun gördüğü alt ve üst limiti gösteriyor. Mavi çizgi ise solun toplam oyunun aritmetik ortalaması olan %31.35'i gösteriyor. Sol şimdiye kadar %36.88 ile %26.94 oranları arasında gezindi.
2015 seçimlerine yaklaşırken CHP güçlü "Milletçe alkışlıyoruz" kampanyasına başladı ve oy oranındaki artmalar anketlere yansıyor. AKP'nin birinci parti olarak çıkması çok doğal ve burada asıl amaç iki partiyi 30'larda buluşturmak olmalıdır. 39-31 denge gibi. HDP ise tarihi bir vizyonla seçimlere ilerliyor. Demirtaş'ın cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yakaladığı başarının üstüne CHP'ye göre daha da solda kalan kesimde ciddi bir heyecan yarattığı gerçek. Kürt kimlik sorununu hala önceliğine alıyor fakat bununla kalmayıp bir Türkiye partisi olma iddiası taşıyor. Kürt Hareketi'nin bölgeden dışarı attığı ilk ciddi adım sayılabilir. Bağımsız adaylarla meclise girdikleri dönemin sonunda ilk kez parti olarak seçime girecekler. En büyük handikapları ise İmralı'nın etkisinde politika yapmaları. Ayrıca 'çözüm süreci' konusunda Kürt halkının meşru sorunlarına çözümünün sürecini doğal olarak iktidar partisi AKP ile yürütmeleri. AKP'nin öne koyduğu başkanlık sistemine CHP-MHP aksine destek verebilecek olması seçmenin kafasını karıştırıyor. (Her ne kadar Demirtaş "Seni başkan yaptırmayacağız" demiş olsa da, İmralı ile yapılabilecek bir mutabakat sonucu bu sözün bir anlamı kalmayacağını düşünen insan sayısı ben de dahil olarak az değil).
Biz yine asıl konumuza dönecek olursak şuan solun seçimlerde alacağı oy üst limit olan 37'nin birazcık üstüne çıkmış durumda. İki partiyi yan yana koymanın hala çok zor olduğu bir politik düzlemde olduğumuz çok açık fakat başta belirttiğim sağ-sol dengesini gözetirken bunu yapmak abesle iştigal değil. Aynı sağ kanatta MHP ile AKP'nin arasındaki fark olmasına rağmen ikisinin de sağda olduğunu unutmamak gibi. Eğer CHP birkaç puan daha tırmanıp 30 bandına yakalayacak olursa ve HDP bu oyunu koruyabilirse sol Türkiye'de '37' direncini kırmış olacaktır ve gelecek açısından bence olması gereken merkez sağ-merkez sol dengesinin de kurulmasının yolu açılacaktır. Ülkede politik dengenin oluşmasının Türkiye'yi huzurlu, demokratik ve istikrarlı bir döneme sokacağı kuvvetle muhtemeldir. İktidarın belli bir zümrenin elinde pekişmesi günümüzde görüldüğü gibi iyi sonuçlar doğurmamakta.
37 barajının aşılması Türkiye'de yeni bir döneme işaret edebilir.
Bu arada; sol siyasetin gidişatını neoliberal bir borsacı gibi analiz etmek de bu yazının latifesi olsun.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
